CARLA BLEY’İN TELESKOBUNDAN AMERİKA

  

Ne zaman Carla Bley ‘Big Band’iyle yeni bir albüm çıkarsa, dinlemek için çok sabırsızlanırım. Bu heyecan, favori müzisyenlerimin yeni albümleri çıktığında duyduğum heyecandan farklıdır, çünkü Carla Bley Big Band hep sürprizlerle doludur, esprilidir, kimi parçalardaki şiirselliği, lirizmi sizi pençesine alıp duygulandırırken, diğerlerindeki ironisi güldürür, adamı şaşkına çevirir. Bu nedenle dört gözle beklerim ve gelir gelmez de yeni albümü Açık Radyo’daki programımda dinleyicilerimle paylaşırım.

 

Carla Bley’in son albümü “Looking for America” da farklı değildi bu açıdan, çıkar çıkmaz aldım, programımda çaldım ve yayın yönetmenim ‘Akbank Jazz Festivali’ne gelen müzisyenlerden hangisi hakkında yazmak istersin’ diye sorunca işte şimdi de ilk tercihim olarak Jazz Dergisi’ne yazıyorum! Carla Bley çok özgün bir tip. Peruğu andıran (belki de peruktur) küt kesilmiş, abartılı şekilde kabarık sarı saçları, mükemmel çizgilere sahip kişilikli yüzü ve incecik ama incecik vücuduyla zaten kalabalıktan biri değil o, apayrı özgün bir kadın!

 

Carla Bley Kaliforniya’da doğmuş, müzik eğitiminin temelini bir kilise müzisyeni olan babasından almış. Ondan sonra ise ipler kendi eline geçmiş, yani kendi kendini eğitmiş. 1955 yılında New York’a gelmeye karar vermiş, geçimini sokaklarda sigara satarak ve –birilerini ikna edebilirse- kulüplerde piyano çalarak sağlamaya başlamış. Piyanist Paul Bley ile evlenmesi onun hayatında yeni ve üretken bir dönemin müjdecisi olmuş. Önce kocası için besteler yapmaya başlayan Carla Bley, daha sonra George Russell ve Jimmy Guiffre için de eserler bestelemiş.

 

1964 yılında ikinci kocası trompetçi Michael Mantler’la birlikte en son şekliyle “Jazz Composers' Orchestra Association” ismini alacak olan, avant garde jazz müziği olarak nitelenen eserlerin yapımı ve dağıtımını üstlenerek, bu müziği temsil etmek ve bu tarz çalan müzisyenlere fırsat vermek amacıyla kurulmuş, kar gütmeyen bir organizasyon olan “Jazz Bestecileri Orkestrası Birliği”ni kurmuş.

 

1967 yılı ise müzisyenin hayatında yine bir dönüm noktası. Çünkü bu yıl, vibrafoncu Gary Burton, Carla Bley’in adını geniş kitlelere duyuracak olan albümünü kaydedecekti: “A Genuine Tong Funeral”! Carla Bley’in bestelerinden oluşan bu albüm eleştirmenlerce de beğenilecek ve getirdiği farklı ve taze solukla geniş yankılar uyandıracaktı. 1969’da Bley, basçı Charlie Haden’ın “Liberation Music Orchestra”sı için besteler yaptı ve iki yıl sonra da yeteneğinin gelip geçici olmadığını kanıtlayan ve ününü pekiştiren albümü çıkardı: “Escalator over the Hill”

 

Geçtiğimiz senelere göz atarsak Carla Bley’in hemen her zaman yaratıcı özelliğini koruduğuna şahit oluyoruz. Bunun yanısıra, besteci -hiç de kolay bir iş olmayan- ‘Big Band’inin üyelerini bir arada tutmayı bilmiş ve her zaman elinin altında, turneye çıkacak ve albüm kaydedecek oldukça sabit bir kadro bulundurmayı başarmıştır.

 

ECM plak şirketiyle ortak yapımlara imza atan Carla Bley’in usta basçı Steve Swallow ile yaptığı, formatı ikili çalışmalardan "The Very Big Carla Bley Band”e kadar çok farklılıklar gösteren epeyce sayıda albümü ise onun ses getiren çalışmalarındandır.

 

Carla Bley, “Big Band”iyle  bu yıl çıkardığı “Looking for America” isimli albümünün tanıtım turnesinin bir ayağı olarak Ekim ayında İstanbul’a geliyor. Albüm kapağında, Amerika’yı teleskopla keşfederken güzel yüzünün resmedildiği bu ilginç ve özgün şahsiyeti sonunda Akbank Jazz Festivali’nde izleme şansına sahip olacağız gibi görünüyor. Albüm ilk bakışta, 1 Eylül İkiz Kuleler faciasından sonra teker teker piyasaya çıkan ve Amerika’ya ağıtlar düzen çeşitli çalışmaların bir başkası gibi görünse de, albümü dinlemeye başlar başlamaz Carla Bley farkı hemen kulağa çarpıyor. Besteci “National Anthem” de Amerikan Milli Marşını ve diğer bazı marş ve şarkıları funk, gospel, blues formlarında yorumlayarak müthiş bir ironi ve zeka ürünü ortaya koymuş. 20 dakikanın üzerindeki uzunluğuyla bu süit albümün belkemiği. Onun dışında yine anavatan kavramı üzerinde durduğu 4 beste var ve sonra yine bir sürpriz: Amerika’nın “milli” çocuk şarkısı "Old MacDonald Had a Farm" aynen “Amerikan Milli Marşı” gibi ele alınmış ve sonuçta çok funky bir parça ortaya çıkmış.

 

Carla Bley, “Looking for America” yı son albümü “4x4”ün beste ve kayıt aşamasında ortaya çıkarmış. Hınzır hınzır diyor ki: “Düşündüm de Amerikan Milli Marşı’nın biraz güncelleştirilmeye ihtiyacı varmış gibi geldi. Sonra bir baktım uzun bir süit bestelemişim. Eee, bu aşamadan sonra da yeni bir albüm kaçınılmazdı!”

 

(“Albümün tanıtımı için Avrupa’da turneye çıktığımda, seyircilerin  reaksiyonundan -hele 20 dakikalık “Amerikan Milli Marşı” esnasında- çok çekindim. (Bu arada, Carla Bley’in aslında pek de bir şeyden çekinecek biri gibi durmadığını da belirtmeliyim.) Bizi çürük yumurta yağmuruna tutabilirler diye düşündüm, ama çok naziktiler. Hiç bir şey olmadı.”) diyor. Bununla özelde yeni bitmiş Irak Savaşı’na, genelde ise Amerika’nın mevcut dışişleri politikasına atıfta bulunduğu belli. Bir de kendi ‘Amerikana’sının gözü bağlı/kör bir Amerikana olmadığının altını çizmek istiyor sanki. Ne dersiniz, bizler de efendi bir milletiz, Carla Bley Big Band’ Akbank Jazz Festivali’nde konser verirken, onlara saygıda kusur etmeyiz, değil mi?

 

Aşağıda geçtiğimiz Temmuz ayında 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali kapsamında Arkeoloji Müzesi’nde bir konser veren Amerikalı besteci ve piyanist Carla Bley ile bu konser öncesiyle kendisiyle yaptığım ham röportajı bulacaksınız:

         

Röportajlarınızdan birinde spontan olmadığınız için kendinizi caz müzisyeninden saymadığınızdan bahsetmişsiniz...

Doğru

Bu doğruysa o zaman siz bence bu durumu bestelerinizle çoktan telafi etmişsiniz, o kadar yaratıcı ve spontan kompozisyonlarınız var ki! Mesela,  internette okuduğum röportajlarınızdan birinde “4 çarpı 4” isimli albümünüzü anlatırken ordaki bir parçanın oluşumundan bahsediyorsunuz..önce kuşların sesini kaydetmişsiniz ve bir bakmışsınız ki kayıt yanlışlıkla bir başka kaydın, Lee Morgan’ın “Sidewinder” isimli parçasının bir bölümünün üstüne yapılmış...

Ah evet valla doğru!

Sonra bir dinliyorsunuz ki ikisi bir arada acaip uyumlu. Tüm bunların üstüne bir şey daha farkediyorsunuz..akorlar “stranger in paradise” parçasının akorlarıyla aynı..böylece onu da işin içine katıyorsunuz...

Evet, böylece 3 unsur biraraya gelmiş oluyor: kuşlar, lee morgan parçası ve “stranger in paradise”. Başka ne isteyebilir bir müzisyen? Size hiç bir iş kalmıyor. Herşey yerli yerinde J

Bestelemede spontanlık ve yaratıcılık budur işte! Zaten sizin kompozisyonlarınız hep çok özgün ve  benzersiz olarak nitelendiriliyor. Böyle bir besteci olmak için hangi şartların bir araya gelmesi gerekli sizce?

Ben hiç müzik eğitimi almadım. Bunu üzülerek söylüyorum. Dolayısıyla neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemiyorum. Aslında bunu bilmeyi ve işimi doğru dürüst yapmayı isterdim. Ama genellikle başarısız oluyorum ve sanıyorum ki beni bir besteci olarak farklı kılan da bu.

Siz bir bakıma kendi kendinizi eğitmişsiniz, değil mi?

Babam bir piyano öğretmeniydi ve çok erken bir yaştayken  –sanırım 3 yaşımdaydım- bana ders vermeye başladı, 8 yaşıma kadar devam etti bu dersler ve sonra eğitimim sona erdi. Hepsi bu.

Ve daha sonra artık tek başına yol aldınız herhalde, değişik müzisyenleri dinleyerek....

Piyanoyu zevk için çaldım ve evet o zamandan itibaren duyduğum herşey kafamın arkasındaki büyük plakçalarıma takıldı kaldı ve zaman zaman da dışarı çıkıp kendini gösteriyor.

Oldukça sık ve güzel bir şekilde kendini gösteriyor :)

     Bir yerde kendiniz için beste yaptığınızı okumuştum, doğru mu bu?

Bence herkes için bu böyledir. Ama öte yandan, eğer bir sipariş üzerine beste yapıyorsanız iş farklı..mesela ben geçenlerde marimba için bir beste yaptım, solo marimba hem de ve eğer sipariş edilmeseydi yapmazdım bu besteyi. Ama bir kere marimba için konsantre olmaya başlayınca iyice kendimi kaptırdım ve bu süreçte de oldukça  eğlendim.

Aslında şunu sormak istiyordum: Kendiniz için beste yapmakla, Ellington-vari, orkestranızın belli elemanları için beste yapmayı kıyaslarsanız ...arada nasıl bir fark olur? Yani sonuç ne şekilde bir farklılık gösterir?

Dediğim gibi mesela bu marimba kompozisyonunu bana siparişi veren kadın için yazdım. Ama Paolo ve Andy –Paolo Fresu & Andy Sheppard’ı kastediyor- için yazarken de onlar için yazmış oluyorum. Belli ki bir zamanlar, bir yerde “kendim için besteliyorum” demiş olmalıyım, ama böyle dediğimi de maalesef hatırlamıyorum!

Ve aslında bunun ne demek olduğunu da anlamıyorum, çünkü bence caz dünyasında bir bestecinin müzisyenlere karşı, sololarının başlangıcı ve bitiminde çalacak bir şey verme gibi bir yükümlülüğü var. Aslında bir besteci olarak yaptığınız şey bir bakıma onların işlerini kolaylaştırmak. Her ne kadar besteyi hep müzisyenler için yapıyor gibi görünseniz de bir bakıma kendiniz için de yapıyorsunuz çünkü sonuçta besteye giren her notayı bizzat siz seçiyorsunuz. Sorunuza gelince, cevabım sanırım sonuçta bu  ikisinin birleşimi.

 

      Pekala.... Kompozisyonlarınızı düşündüğümde..dışavurumcu, dramatik, zeki, duygusal... aklıma hemen gelen özellikler. Öte yandan sahnede dışavurumcu olmak istemediğinizi beyan etmişsiniz sizinle yapılan söyleşilerde, daha arka planda olmayı tercih edip, işin ifade yanını beraber çaldığınız müzisyenlere bırakmak istediğinizden bahsetmişsiniz. Şimdi bakıyorum da ister “Looking For America” daki milli marş için düzenlemeniz olsun, ister Liberation Orchestra ile çıkardığınız  “This is not America” albümündeki diğer düzenlemeleriniz, bunların hepsi son derece dışavurumcu ve duygusal işler. O zaman da insan şunu merak etmekten kendini alamıyor: hazır seyircilerle canlı olarak bir araya gelme fırsatını yakalamışken, bu kadar kuvvetle hissettiğiniz duyguları sahnede aynı canlılıkla ifade etmemeyi tercih etmek neden?

Notaları duygu olarak değil sadece nota olarak düşünüyorum. Benim için bir beste üzerine çalışmak katiyen duygusal bir deneyim değil...işe gitmek gibi..hani 9-5 arası çalışmak durumunda olduğunuz işlerden hani. Duyguya çok az yer var. Ha belki bir tek aklınıza iyi bir fikir geldiği zaman duyduğunuz mutluluk dışında!

Ama ortaya çıkan sonuç oldukça duygusal..

Evet, sanırım öyle. Ama duygu üstünde pek de fazla düşünmediğim bir kelime.

Duygu üzerinde fazla düşünmüyorsunuz, öyle mi?

Evet evet. Duygusal bir insan değilim çünkü.

O zaman ifade gücü diyebiliriz belki de..mesela Amerikan Milli  Marşını minör gamda çalmayı akıl etmek veya yaptığınız buna benzer diğer işler..

Paolo Fresu ile yaptığım son albümü dinlediniz mi? (“Lost chords with Paolo Fresu”yu kastediyor)

Evet dinledim.

Mesela o  şu anda yaptığım besteler arasındaki favorim, sanırım. Çünkü en son bestelediğim eser o, ve bence sadece Paolo  ve Andy tarafından çalındığında birtakım hisler dışa vuruluyor, çünkü o ikisi kendilerini son derece vererek ve duygularını işin içine katarak o besteleri icra ediyorlar. Demek istediğim aslında şu caz dünyasında bir besteyi hayata geçiren müzisyenler..besteciler içinse o eser sadece notalardan ibaret..notalara dökülmüş bir parça müzik ..biri tarafından giyilmek üzere tasarlanan bir giyim parçası gibi adeta.. isterseniz bir askıda da durabilir o parça, ancak canlanabilmesi için birinin onu giymesi gerek.

O zaman müzisyenlerinizi çok dikkat ve özenle seçmeniz gerek..

Ne diyorsunuz...kesinlikle!

En iyileri hatta..

Yalnız benim zevkim oldukça farklı. Bazen başkalarının çok da beğenmedikleri benim tercihim olabiliyor.

Bazen besteleriniz, gruplarınız için en doğru insanları bulmak zor oluyor mu? Çünkü zaman zaman big band formatında çalıyorsunuz ve kadro böyle büyüyünce işler zorlaşabilir gibi geliyor bana.

Hayır zor değil. Bir müzisyene iş bulmuşsanız onu telefonla arayıp “ben yakında turneye çıkıyorum, haziran ayında –çünkü Avrupa’da genelikle turneler Haziran’da oluyor-  ...hatta bunları bile söylemenize gerek yok. Sadece şunları söylemeniz yeterli: “haziran’da bir turnem var, verebileceğim para şu kadar, var mısın yok musun?” hepsi bu. İş akdi gibi bir şey. Ya evet derler ya hayır. Onları ikna edebilirsem ben mutlu olurum, onlar da benle çalışmaktan mutlu olurlar. Ama belki de aslında bir big band’le çalmak istemiyorlardır ama parası için yapmışlardır. Herşey iş dünyasındaki gibi yürür yani.

İş dünyasındaki gibi öyle mi?

Kimseyi hayalkırıklığına uğratmak istemem ama bu iş aslında oldukça ticaridir.

     Free jazz, dolayısıyla Ornette Coleman ve Charlie Haden’ın müziğiniz üzerindeki ekileri nedir?

Etkileri olduğunu düşünmek isterim doğrusu. Bu insanların hepsini çok severim. Ama aynı zamanda büyük caz ustalarını da severim sadece free cazcıları değil. Daha gelenekçi/konservatif müzisyenleri de severim mesela.

Bir örnek verebilir misiniz?

Oh, Charlie Parker

Charlie Parker mı? Parker şimdi de gelenekçi oldu, ha? :)

Evet :)

Siz büyük ihtimalle Charles Mingus’ı da beğeniyorsunuzdur, etkilendiğiniz isimlerden biri de odur herhalde ?

Elbette. Çok fazla miktarda iyi bestesi yoktur ama onun. Çok küçük bir repertuarı vardır. Pek çok eser yaptı ama çoğunluğu iyi değildi açıkçası. Aslına bakarsanız, gerçekten inanılmaz derecede güzel olan topu topu 6 bestesi falan vardır Mingus’ın.

Erik Satie sizi etkileyen isimlerden bir başkası galiba?

Beni çocukken etkilemiş olan isimlerden biriydi. Ama Satie dinlemeyeli yıllar oldu. Şu aralar mesela çocukken hiç de sevmediğim Stravinsky dinlemeyi tercih ediyorum. Sanırım yaşlandıkça, bir zamanlar nefret ettiğiniz isimleri sevmeye başlıyorsunuz, bu bana çok oluyor. Uzun zaman ilgi alanımın dışında olduğunu düşündüğüm biri aniden bana çok ilginç gelebiliyor artık. Mesela Mozart’ı bile sevmeye başladım! J

Mozart?

Mozart’tan nefret ederdim!

Mozart’ın neyinden nefret ederdiniz peki?

Çok olağan, çok vanilyalı, çok simetrik..ne bileyim herşey düzenli, kutular içinde

Peki ya şimdi?

Şimdi kutuların harika olduğunu düşünüyorum J

      Hayatınıza girmiş olan erkeklerin müziğiniz üzerinde nasıl bir etkisi oldu? Steve Swallow, Michael Mantler & Paul Bley müziğinizi etkiledi mi?

Elbette. Mesela Paul Bley “yarına kadar 5 yeni besteye ihityacım var” derdi. “yarın kayıt günüm” böylece ben de 5 beste yapmak durumunda kalırdım. Demin müzik dünyasının ticari yönünden bahsetmiştim, bu da o konuda başka bir örnek mesela. “ama ya ilham...” falan diyecek bir durum yok. O 5 besteyi mümkün olduğunca çabuk bitirmeye çalışıyorsunuz, o kadar. Paul Bley’den esas öğrendiğim buydu. Michael Mantler’dan ise orkestralar için uzun şarkı formlarında besteler yapmayı öğrendim mesela..ayrıca  bir parçayı hiç bir zaman başladığın gibi bitirmemen gerektiğini!

Steve Swallow’dan öğrendiklerim ise geri kalan hemen herşey!...akor değişimleri, müzik tarihi, çeşitli groove’lar..aslında bir bakıma herşeyi Steve’den öğrendim. Nerdeyse 25 yıldır beraberiz. Eğitimimin büyük bir bölümü o 25 yılda gerçekleşti.

(Şimdi soracağım soruyu tamamen yanlış anlıyor ve dehşet bir savunmaya geçiyor ama sonra uzlaşıyoruz :) Diyelim ki bir şey bestelediniz, onu önce Steve’e götürüyorsunuz ve o bir üstten mi geçiyor?

Ne alakası var?

Alakası yok  mu?

Daha oluşmamış ham fikirlerin üzerinden geçiyor belki. Birlikte çok çalıyoruz ama beraber bestelemiyoruz. Ona “bu yazdığım iyi bir nota mı yoksa değil mi” diye sormuyorum.

İyi ama besteyi yaptıktan sonra da mı sormuyorsunuz?

Besteyi yaptıktan sonra oturup onunla çalıyorum. Bazen “bas partisyonları bu şekilde olmaz burda, şöyle olur” diye beni uyarabiliyor. Dolayısıyla zaman zaman mesela bazı bölümleri değiştirebiliyor.

Ben de bunu kastetmiştim :)

Ama onunla çalma nedenim, evimde benimle beraber yaşaması ve günde 24 saat, haftada 7 gün ulaşılabilir olması. “Steve, şu an üzerinde çalıştığım yeni bir parça var. Piyanonun yanına gelip bir kulak versene” diyorum, iş bitiyor. İnsanın evinde bir basçının olması iyi bir şey :)

Çok iyi bir şey hem de :)

     “Creative Music Studio” ile ilgili konuşalım biraz da. Orda rehber sanatçılardan biri olduğunuzu biliyorum... (Burda İsmet Sıral’in da -78-80 yılları arasında bir parçası olduğu, 1970-84 yılları arasında New York’ta faaliyet gösteren CMS’ten , Türkçe tercümesiyle “Yaratıcı Müzik Stüdyosu”ndan bahsediyorum)

Rehber sanatçı değildim. Orda sadece bir sömestr çalıştım. Benden istedikleri buydu . ben de eğlenceli olur diye düşünerek kabul ettim ve hakikaten de çok eğlenceli geçti.

Kaç yaşındaydınız o zaman?

Hatırlamıyorum. Belki 40’lı yaşlarımdaydım. Ama çok eğlenceliydi J

Bu eğlenceyi biraz açabilir misiniz?

Herşeyden evvel kötü bir örnektim. Kafeteryada yemek savaşları yapardık ve çocuklara derse gelmemelerini söylerdim. Açıkçası kötü bir öğretmen olmanın tadını çıkarıyordum.

Bir isyankar yani?

Evet, isyankar bir öğretmen J ama gerçekten çok eğlendim J

Peki ordaki diğer müzisyenlerden siz birşeyler öğrendiniz mi? İcra ettikleri farklı müziklerden?

Hayır, sanmıyorum. Orda ne yapmak istiyorsam onu yaptım ve açıkçası başka müzisyenlere de pek kulak vermedim. ama elimizden geldiğince  fena şeyler yapmaya çalıştık, bir punk grubu kurmak veya gelmiş geçmiş tüm geleneklerle –müzikal olsun veya olmasın- dalga geçmek gibi. Çok eğlenceliydi.

Deneysel şeyler yaptınız mı?

Evet. Acaip eğlenceliydi. Mesela bir kere öğrencilere “değişik enstrüman çalanlar, bir daire yaparak otursun. Çalacağınız müzik şu.  Şimdi enstrümanınızı solunuzda oturan kişiye verin ve sağınızdakinin enstrümanını da siz alın” dediğimi hatırlıyorum. Sonuç: bir dolu müzisyen, ellerinde çalmayı bilmedikleri enstrümanlar! Bu komik durumlarına gülmekten bir hal olmuştum. Harikaydı.

Komikmiş gerçekten de.. :)

Evet

      Geriye, 40-50 yıl öncesine dönüp bakarsanız kendinizi hangi yönlerden değişmiş buluyorsunuz ? müziğiniz hangi evrelerden geçti?

Eskiye göre şimdi çok daha fazla gelenekselciyim. Eskiden Paolo’ya ve Andy’ye grubumda yer vermeyi düşünemezdim bile. Eski günler eğlenceli günlerdi, iyi vakit geçirmeye bakardık sadece. Şimdi çok ciddi bir insan oldum ve kuralları mümkün olduğunca yıkmamaya çalışıyorum.

Halen Amerika’yı arıyor musunuz? J (Burda birkaç sene evvel çıkarmış olduğu “Looking for America” isimli albüme gönderme yapıyorum)

Maalesef evet. Gerçi bir zamanlar ben çocukken Amerika’nın harika bir yer olduğunu da hatırlamıyorum değil ama giderek kötüleşti ve tabi ki hepimiz eski Amerika’yı geri getirmeye çalışıyoruz.  Hepimiz bu arayıştayız. Belki önümüzdeki Kasım ayında bu mümkün olabilir. Kasım’da Charlie Haden ve Liberation Music Orchestra ile epey konser vereceğiz . Amacımız insanları Barrack Obama için oy vermeye teşvik etmek.

Biz de onun başkan seçilmesini ümit ediyoruz.

İşte bizler de Obama’nın küçük müzik insanları olarak ona destek olmaya çalışacağız. J

      Röportaj için çok teşekkürler. Son bir sorum daha olacak. Bu çarpıcı fiziğinizi onca yıldır nasıl bozulmadan koruyabildiniz? J

Gerçekten mi?

Elbette. Hatta bazıları bu soruyu size özellikle sormamı istedi diyebilirim :) (ve burda da caz tarihi seminerlerime katılan ve Carla Bley’in müziğine olduğu kadar fiziğine de hayran bazı erkek katılımcıların sorusuna aracı oluyorum :)

Peki. Düzenli olarak spor yaparım. Pilates mesela, duydunuz mu?

Evet

Ayrıca insanların doğuştan belli bir metabolizma ile dünyaya geldiklerine inanıyorum. Yemek yemeye bayılırım ama tek bir kilo bile üstümde kalmaz. Sonsuza kadar yiyebilirim ama yediklerim  nereye gidiyor ben de bilmiyorum!

Gereğinden fazla zayıf olduğumu düşünüyorum. Mümkün olduğunca kilo almaya çalışıyorum.

Ama güzel görünüyorsunuz..

Hareketli olmak da çok önemli. Mesela ben sürekli bahçeyle uğraşmak, taşlarla duvar, havuz gibi şeyler inşa etmek gibi ağır işler de yaparım. yerinde duramayan bir insan olduğum için sürekli birşeylerle uğraşmam gerekiyor. Bu doğamın gereği herhalde. Hiç bir zaman arkama yaslanıp, dinlenemiyorum. Her zaman çalışıp, bir şeyler yaparım. Dolayısıyla önerim, gerçi ümitsiz vaka ama..

Hareketli olmak mı?

Alakası yok. Bence insanın vücut tipi hakkında yapabileceği hiç bir şey yok.  Kilo ya alabilirsiniz ya da alamazsınız. Ben almaya çalışıp başarısız oluyorum, öte yandan pek çok insan kilo vermeye çalışıp başarısız oluyor!

Ama çok sağlıklısınız, değil mi? Aslında bu açıdan bakınca pek kilo almaya da gereksiniminiz yok gibi düşünülebilir...

Evet çok sağlıklıyım. Ama bir yandan da mayo giydiğim zaman daha iyi görünmeyi de çok istiyorum :)

Hadi canım..

Gerçekten istiyorum. Fazla zayıfım :)