![]() |
|
"Akşam-lık" dergisinin 15 Kasım 2002 sayısındaki Caz Var, c(az) var (Türkiye’de Caz Yayınları ve Caz Yayıncılığı) isimli yazı için buraya tıklayın.Bir Plak Şirketi ve Ötesi (ECM)
|
![]() |
| Manfred Eicher (solda) Dave Liebman, ile - "Drum Ode" kaydı esnasında - 1974 | |
|
Orhan
Kahyaoğlu’nun kısaca, ECM (=Edition of Contemporary Music/ Çağdaş Müzik
Yayınları) Plak Şirketi ve çoğunlukla bu şirketle çalışan müzisyenlerden
bahsettiği kitabı “Caz ve Ötesi”ni okuduğumda, bu 34 yıllık plak
şirketinin, maceralar ve bilinmeyenlerle bezeli, sonsuz çeşitlilik sunan
ve bitmek tükenmek bilmeyen yolculuğunu, kitabın yazarı gibi onunla yola
çıkmış her gezginin farklı yorumlayabileceğini, aldığı tadların değişik
kaynaklardan olabileceğini, kısaca ortaya çok değişik seyahatnameler
çıkabileceğini düşünmekten kendimi alamadım. ECM oldukça kişisel ve
sürprizlerle dolu bir yolculuk yeter ki yüreğinizi çekinmeden açın ve
önyargılardan uzak, bu özgün ‘sound’a kulak verin.. |
|
|
Türkiye veya başka bir yerde bir caz albümü almak için herhangi bir müzik markete girdiğinizde çoğu kez benzer bir tabloyla karşılaşırsınız: Alışılageldiği üzere, müzisyenlerin isimlerine göre alfabetik bir şekilde sıralanmış CD’lerin bulunduğu rafların devamında, hemen Z harfinin sonundan başlayarak, kendi içinde yine alfabetik olarak sıralanmış bir çok CD daha görürsünüz. Bunlar, ECM Plak Şirketi tarafından yayımlanan albümlerdir. Onlar da caz CD’leri olmasına rağmen her nedense mağaza yöneticileri bu albümlere farklı bir köşe yaratmayı, ayrı bir kategoride toplamayı uygun görmüşlerdir. Aynı tutumu caz kayıt tarihinin kilometre taşları olan Blue Note, Verve, Columbia ve diğer önemli plak şirketleri için göremezsiniz. Üstelik ECM, aralarında en gencidir. Pek çoğu bu 34 yıllık firmaya 30, 40 hatta 50 yıllık fark atar. Dahası, ECM Avrupalı bir şirkettir, yukarda bahsettiklerim ise cazın anavatanı Amerika’da faaliyetlerini sürdürmekte olan firmalardır.
Bu ayrıcalıklı durum, müzisyenler açısından ele alındığında da pek değişmez. 1981 yılında “Time” dergisinde çıkan bir yorum, ECM’in 12 yıllık kısa bir süre içinde müzik dünyasında nasıl önemli bir prestij markası haline geldiğini ortaya koyması açısından ilginçtir: “Bir yazar için öyküsünün ‘New Yorker’ Dergisi’nde yayımlanması neyi ifade ediyorsa, bir müzisyenin albümünün ECM imzası altında çıkması da onu ifade eder.” İlgi alanım caz olduğu için hep bu müzikten örnekler veriyorum. Oysa, ECM’in repertuarı cazla sınırlı değildir: Hindistan ve Pakistan’dan Afrika’ya, İskandinavya’ya, Latin Amerika’ya, Kore’ye kadar çeşitli ülkelerin etnik müzikleri (dünya müziği), Klasik Müzik, film müzikleri, elektronika, “fusion”, new age, minimalizm bu plak şirketinin diğer ilgi alanlarından bazılarıdır.
Müzik endüstrisinin üçüncü ve en belirleyici ayağı olan müzikseverlere gelince, onlar da bütçelerini zorlayarak, diğer markaların albümlerine kıyasla önemli sayılacak bir fark ödeyerek ECM kayıtlarını tercih ederken bu durumdan pek şikayetçi görünmezler.
Peki o zaman nedir ECM’i hem müzisyen, hem dinleyici, hem de satış kanalları nezdinde diğerlerinden bu kadar farklı kılan, adeta ekolleştiren özellikler?
Herşeyden evvel albümün ilk parçasını dinler dinlemez kendini gösteren ve bir ECM albümünü, diğer markalardan farklı kılan bir “ECM Sound”undan bahsedebilirim. Bu, şirketin kurucusu Manfred Eicher’in tarifiyle, “sessizlikten sonra gelen en güzel ikinci ‘sound’” dur! Bu her albümde kendini hissettiren özgün sound’un, zamanla, cazın ve özellikle doğaçlamanın, hatta genel olarak müziğin üzerinde çok belirleyici bir etkisi olmuştur. Ortaya adeta yepyeni bir tarz çıkmıştır. “ECM Sound”unu sessizliğin içinden gelen bir yankı, bir eko olarak tarif edenler çoktur. Manfred Eicher bir röportajında bu kavramı şöyle açar: Lester Bowie, kapağı açık bir piyanonun içine trompetini üflerken, merak ettiği, klavyenin telleri ile trompetinin nasıl bir etkileşim içine gireceğidir...Terje Rypdal’in fiyordlarda gitar çalmasının veya Jan Garbarek’in deniz kıyısında bir nota bile üflemeden saksofonuyla öylesine sessizce durmasının arkasında hep benzer arayışlar yatar: doğanın müzikle hatta sessizlikle nasıl bir etkileşim içine gireceği!
ECM’i benzersiz kılan önemli farklardan biri de Eicher’in uyguladığı “estetik sosyalizm”dir! Yani, Eicher bazı albümlerinin diğerlerinden daha iyi satacağını baştan bilmekte ve ticari kaygısı da hiç bir zaman estetik kaygısının önüne geçmediğinden, tüm düzenini, iyi satan albümlerinin, ticari açıdan aynı başarıyı yakalayamamış diğer projelerini sübvanse etmesi üzerine kurmaktadır. Ancak “Köln Concert” (Keith Jarrett), “Officium” (Jan Garbarek), “American Garage” (Pat Metheny) gibi popüler beğeni kazanmış kayıtların sağladığı kazanç sayesinde, daha marjinal, daha avant garde projelere yatırım yapmak mümkün olmuştur. İşte bu sayede bizler de, dünyanın çeşitli yerlerinde kaliteli bir şeyler üretmeye çalışan ama seslerini duyurma şansına sahip olamamış müzisyenleri ilk defa ECM vasıtasıyla dinleyip tanımaya başladık. ECM’in müzik dünyasına kazandırdığı sanatçılar arasında yok yoktur. Çoğumuzun hemen tanıyacağı isimlerden başlarsak; başta Keith Jarrett ve Jan Garbarek olmak üzere, işbirlikleri uzun süreli olmasa da beraberce caz dünyasının en etkileyici albümlerinden birini (Return to Forever) çıkardıkları Chick Corea, Pat Metheny, John Abercrombie, Steve Swallow, Eberhard Weber, Marc Johnson, Dave Holland, Egberto Gismonti, John Surman, Jack DeJohnette, Tomasz Stanko, Paul Motian, Paul Bley, Dino Saluzzi, Meredith Monk, Terje Rypdal, Steve Reich, Gary Peacock, Mark Isham, Bill Frisell, Gidon Kremer, Gary Burton, Anouar Brahem, Eleni Karaindrou, Rabih Abouh-Khalil, The Hilliard Ensemble...açıkçası bu liste saymakla bitmez!
Tüm bunların yanısıra ECM’in, biz müzikseverlerin kendi başımıza erişmesi güç olan, erişsek de kulağımıza alışık olduğumuzdan çok farklı tınlayacağından, muhtemelen bir daha dinlemek zahmetine katlanmayacağımız, aralarında Hint ragası, İskandinav folk müziği, Kore ayin müzikleri, çeşitli İslami müzikler gibi epey farklı kültürlerin müziklerinin de bulunduğu değişik türleri araştırarak ortaya çıkarması, birbirleriyle harmanlayıp ilginç sentezler oluşturması, sonra bu sentezlerden yepyeni ufuklara yelken açması, bu şirketi bir ekol haline getiren unsurlardan sadece bir başkası değil, aynı zamanda müzik dünyasında son 30 yılın en ilginç gelişmelerinden biridir.
Tüm bunların nasıl kotarıldığını merak ederseniz tek bir cümleyle özetleyeyim: ECM’in kurucusu Manfred Eicher, proje ve müzisyen seçiminden kaydın bitimine, albüm kapağı tasarımlarına kadar bir albümün ortaya çıkmasının tüm aşamalarında bizzat görev alıyor. Kayıtların çoğunu da yıllardır beraber çalıştığı arkadaşı, ses mühendisi ve aynı zamanda müzisyen Jan Erik Kongshaug gerçekleştiriyor.
Ne diyorduk... ECM, bilinmeyene doğru macera dolu bir yolculuk. Tek yapmanız gereken, önyargılardan uzak, bu özgün ‘sound’a kulak vermek.. |
|