
Ölümünü duyduğumda Esbjörn’ün bu dünyadan gitmesiyle gerçekten de bir şeylerin sonuna geldiğimizi düşündüm, ama o şeylerin üzerinde düşünmeye cesaret edemedim. Kötü haberi veren mesajı bir daha okudum, bir yanlış anlama olmasın diye. Ama haber çok netti: Esbjörn Svensson 14 Haziran’da bir dalış esnasında hayatını kaybetmişti, hem de gencecik 44 yaşında! Ben böyle hissettiysem ailesi ne hissetmiştir diye düşündüm, ya 15 yıldır beraber çaldığı basçısı Dan ve davulcusu Magnus? Üstelik de çocukluk arkadaşları! Ya onlar ne düşünmüşlerdir? Ben bile benim için birşeylerin sonunun geldiğini düşünüyorsam, onlara ne demeli?
Havayı dağıtabilmek için kalkıp bir albümlerini dinleyeyim dedim. Çok kötü bir fikirdi, vazgeçtim. O gün bugündür de hiç dinleyemedim, ta ölmeden 1 ay evvel bitirdiği albümü Leucocyte’ı dün alana kadar, yani koca bir yaz EST’siz (Esbjörn Svensson Trio) geçti. Açık Radyo’da bu üçlüyle yaptığım ve bu trajik hadiseden hemen sonra onun anısına tekrar yayımlanan 2 bölümlük röportajı da bir daha dinlemedim, dinleyemedim.
Başlıkta da okuduğunuz gibi, Esbjörn müzik yaratırken kendini bir Tanrı gibi hissettiğini söylemiş bir röportajında; evreni, zamanı, yıldızları yaratan bir Tanrı. Ama eklemeyi de ihmal etmemiş; “‘Son’u da yaratan bir Tanrı bu!”; yani müzik bitince o yaratılan evren de sona erer. Hissettiklerim de aynen bu; EST’nin müziği bu son albümleriyle bitti ve Esbjörn’ün benim ve diğer sevenleri için yarattığı evren de onunla birlikte karanlığa gömüldü. Onun apansız ölümüyle beklenmedik bir şekilde bir ‘Son’a gelindi, bir şeyler yitirildi... yerine bir daha getirilemeyecek bir şeyler...
Mesela “The Well-wisher”. Jazz tarihi dersi verdiğim sınıflarda ilk gün çaldığım parça. Çoğu 20 yaşına bile girmemiş bir grup müziksever gence 2 sömestr sürecek bu uzun soluklu dersin ilk gününde yaptığım ilk parça tercihi bir Coltrane, bir Miles, bir Parker değil de Esbjörn Svensson Trio’nun 2005 tarihli Viaticum isimli albümlerinden! Biliyorum ki jazza pek aşina olmamış kulaklara ilk etapta diğer saydığım efsane isimler biraz yabancı, biraz zamanlarının öncesi bir sound olarak gelebilir. Gelmesinin hiç de sakıncası yok bence. Bu soundların müzik tarihinde pek çok şeyin öncüsü hatta temel taşı oluğunu anlatmak için ordayım ben... ama daha sonra, hiç değilse biraz sonra, ilk başlarda değil. İlk başlarda Armstrong’la mesela Radiohead arasında bir köprü kurmalıyım. İlk derste onların ilgisini çekebilmeli, jazza daha çok merak duymalarını sağlayabilmeliyim. Amacıma EST’den başka hangi grup hizmet edebilir? Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var; o da o kısacık konser görüntüsünden sonra öğrencilerin yüzlerinde gördüğüm “demek jazza o kadar da uzak değilmişim...farkında olmadan ben zaten jazz da dinliyormuşum” diye ifade edebileceğim memnuniyet... dersin uzağında kalmamanın, bilindik soundların güvenli sularında olduğunu hissetmek. Ama hepsi bu da değil, hoşlarına giden ama nereye koyacaklarını bilemedikleri, bir çoğunun o zamana kadar duymadıkları taptaze bir sound!
“The Well-wisher” yüksek tempolu, bol “groove”lu, funky bir parça. Jazz trio’larında alışageldiğimiz hiyerarşik lider ve eşlikçi ritm section görüntüsü yok konser videosunda. Tek bir kişi –belli ki Esbjörn’ün Tanrı dediği oluşum- çalıyor gibi, öylesine uyumlu ve demokratik bir düzene sahipler. Davulcu Magnus Öström jazz geleneğini bu gençlerin kulaklarına hiç de yabancı gelmeyen rock ve elektronika kökenli ritmlerle harmanlıyor. Dikkat ediyorum, sınıfta herkes bir şekilde tempo tutuyor, daha rahat bir ortam olsa sanki dans bile edecekler. Biliyorum, çünkü aynı şeyleri ben de hissediyorum.
EST, modern müziğiyle jazz-sever kitlesini genişletti, konserlerinde jazzcılarla rockçuları aynı çatı altında topladı. Az şey mi bu? Hem de tam “jazz artık can çekişiyor, uzun zamandır kimse yeni bir şey çıkaramadı ortaya” derken?
Bir diğer ilk gün parçası da “Dodge the Dodo”, “Live in Stockholm” konser DVD’lerinden. Bu onların bildiğim tek DVD’leri. Sınıflarımda son saati hep konser görüntülerine ayırdığım için pek çok DVD var arşivimde. Ama bunun kadar etkileyici olanına rastlamadım. Muazzam modern görüntüler, sesle koordine edilerek düzenlenmiş. Belli ki çok özen göstermişler. Zaten konserlerine kalabalık bir kadroyla gelmeleri de bunu kanıtlamıyor mu, ışıkçısına kadar beraber seyahat ediyorlar.
Veya “Bound for the Beauty of the South”, 2002 tarihli Strange Place for Snow isimli albümlerinden. Bu da melodi konusunu işlerken çaldığım örneklerden biri. Güzel bir melodinin yerini hiç bir şeyin alamayacağından bahsettiğim ders. Giderek pek çok jazz müzisyeninin modern, progresif müzik yapıyorum diyerek gözardı ettiği unsur. Bence bir kompozisyondaki en önemli şey. Güçlü bir melodik yapı doğaçlama unsurunu feda eder diye bir şey yok ki. Tam tersi. Bence en iyi eserler, bu iki unsuru en iyi şekilde dengeleyenler. Son zamanların en etkileyici besteci ve piyanisti Brad Mehldau’nun eserleri bunun en iyi örneklerinden değil mi? EST’nin kompozisyonları da böyle, tam bu anlattıklarıma örnek oluşturan bir yapıda. “Bound for the Beauty of the South” bunlardan sadece biri. “From Gagarin’s Point of View”, “The Return of Mohammed”, “The Face of Love”, “The Message” , “Good Morning Susie Soho” bu dengeyi mükemmel bir şekilde kuran diğer parçalarından bazıları.
EST’yi dinlerken çoğu zaman meditasyon yapıyormuş gibi hissederim. Meditasyon yaparken nefesinize odaklanır ve başka şeyler düşünmemeye çalışırsınız. Kolay bir mesele değildir bunu yapmak; aklınıza gelenleri bir yana atıp içinde bulunduğunuz anın akışına kaptırmak kendinizi, hele de benim için. Ama bazen denk gelir ve olur işte...genellikle müzik dinlerken, özellikle de EST. “Behind the Yashmak” ı dinlerken kendimi tamamen müziğin içinde hissederim, sanki o müziğin oluşumundaki bir unsur da benmişim gibi. Sanki benden başkası aynı parçayı dinlerken bu akışa böylesine kaptırıp gidemezmiş gibi. Adeta bu parçanın ana ve tali yollarını, şaşırtmalı dönemeçlerini bir tek ben bilebilirmişim gibi. EST’nin müziğinin işte bir de böyle bir sihirli boyutu var. Kendinize özel bestelenmiş gibi hissediyorsunuz. Belki de grubun müziğiyle aynı frekansı tutturduğumdandır, bilemiyorum. Ama Esbjörn de bunu söylüyor zaten; yaptıkları müziğin kendileri kadar dinleyenlerine de ait olduğundan bahsediyor, hatta özellikle vurguluyor bunu. Bu dinleyiciye muazzam bir özgürlük hissi veriyor, EST’nin müziği hakkında ahkam kesmenize izin veriyor çünkü. Niye olmasın, müzik Esbjörn’ün olduğu kadar sizin de değil mi?
Anlaşılan öyle! Kendisiyle bir kaç sene önce yapılmış bir röportajında Esbjörn; “Müziğimiz şu veya bu şekilde yorumlanmalı diye bir derdimiz hiç olmadı bizim”, diyor, “herkesin kendine özel bir yolu, çözümleme şekli vardır çünkü. Konserlerde çalmaya başlarken kafamızda sadece üçümüzün de yapmak istediği müzik, varmak istediği yol vardır. Her zaman çok sevdiğimiz şeyleri çalarız ve şanslıysak grup olarak yakaladığımız bu enerji, dinleyicilere de ulaşır. Kendilerine özgü bir biçimde müziği algılayıp yorumlarlar ve bu da bu sefer tekrar sahnede bizi bulan bambaşka bir enerji yaratır. Bu dinleyicilerle bizim aramızda sürekli olarak gidip gelen bir şeydir. Ama bizim hiç bir zaman kimseye somut bir mesajımız yoktur. Çaldığımız herşeyin yorumu sonunda dinleyiciye bağlıdır!”
Ve yitirdiğimiz şeylerden bir başkası daha: Son zamanlarda jazz müzisyenlerinin yeni çıkardıkları albümler genellikle kendilerine ait olanla olmayanın bir karışımı olarak önümüze gelir. Özellikle yeni gruplar, bir kaç parça besteledikten sonra albümün geri kalanını kulağımıza aşina, yıllardır severek dinlediğimiz standartların yorumuna ayırırlar. Piyanist kategorisinde kalırsak, eğer çalanlar Keith Jarrett veya Brad Mehldau ve hatta Gonzalo Rubalcaba değilse bu yapılan yorumlar biraz da yorgun savaşçılara benzer, sanki hem çalanı hem de dinleyeni bezdirir, yorar. Her seferinde yeni bir şey, bir sürpriz duyma arzusuyla can kulağı ile dinlersiniz, ama sonunda anlaşılır ki aynı tas aynı hamam! Peki pek çok müzisyen niye buna sığınır? Çok basit, bu yapılabilecek en kolay şeydir çünkü; herkesin sevdiği parçalarla albümün yarısını kurtar, kalanını da bir kaç yeni parça besteleyerek tamamla. Halbuki işin zor kısmı özgün bir şeyler yapabilmektir, yaratıcı olabilmektir. Ama bu da her babayiğidin harcı değildir besbelli. Ama işte Esbjörn böyle bir babayiğittir! En büyük esin kaynaklarından biri olan Thelonius Monk’ın bestelerinden oluşan erken dönem bir “tribute” albümünden sonra (EST plays Monk) çıkardıkları hemen her albüm tamamen özgün bestelerinden oluşmaktadır. Aslında şunu da belirtmeden geçmemek lazım, bu albümde bulunan pek çok yorum ve özellikle “Bemsha Swing”, ta 1990’ların ortasında tazecik bir grupken bile EST’nin ne kadar vizyoner ve yenilikçi bir grup olduğunun sıkı bir kanıtıdır.
Tamam, bir müzisyen tüm albümünü kendi bestelerinden oluşturabilir, ama ancak 5 senede bir albüm çıkaracak kadar birikimi vardır genellikle. Halbuki EST’nin diskografisine bakılacak olursa, her sene yeni bir albüm çıkarmış olduğu görülür. Nerdeyse tamamı özgün bestelerden oluşan 14 albüm. Peki bu nasıl mümkün olur? Esbjörn’ün bir röportajında söyledikleri adeta bu sorunun cevabı: “İlk dönemlerimde başkalarının bestelerini çalacak kadar piyano yeteneğim ve bilgim yoktu. Yani piyano çalmak istiyorsam, kendi müziğimi kendim yazmam gerekiyordu. Herşey böyle başladı. Beste yapmak 12 yaşımdan beri aşağı yukarı her gün yaptığım bir şey benim.” Bunca yeni fikir için sürekli olarak nasıl ilham bulabildiği sorusuna ise şu sade yanıtı veriyor: “İlham bende hep var, içimde bir yerlerde..her zaman. Buna inanırım ben...belki bugün gelir, belki yarın, ama mutlaka gelir. Bu konuda kendimi hiç strese sokmam. Yapmam gereken tek şeyin gevşeyip, içimden gelenin rahatça dışarıya çıkmasını sağlamak olduğunu bilirim.”
EST’nin bu kadar yenilikçi ve modern bir sound’la ortalığı karıştırmasına şaşmamalı. (İsveç’te, Almanya’da Fransa’da, İngiltere’de “yılın albümü”, “en iyi grup” ödülleri, 23 değişik Avrupa ülkesinin jürisinin 2004’te layık gördüğü “Yılın En İyi Avrupalı Sanatçısı” ödülü, son senelerde hemen her çıkardıkları albümün Avrupa’nın pek çok yerinde listelerde başlarda savaşması, Avrupalı jazz müzisyenlerine her zaman yukardan bakar bir tutumu olan Amerika’nın en saygın jazz dergilerinden “Downbeat” in Mayıs 2006 sayısının kapağını süsleyen ilk Avrupalı jazz grubu olmaları ve Yeni Zelanda’dan, Brezilya’ya, Güney Kore’den Japonya’ya dünya üzerindeki pek çok yerde dolu salonlarda konser vermeleri ve burda sayamayacağım daha pek çok şey bu grubun ortalığı iyice karıştırdığına işaret sayılır diye düşünüyorum.)
Evet ne diyorduk, EST’nin bu kadar yenilikçi ve modern bir sound’la ortalığı karıştırmasına şaşırmamalı. Bu özgün ve üretken grubun baş kompozitörü Esbjörn, yaptıkları müziğe ne isim verilmesi gerektiğini soran bir muhabire de bence çok yerinde olan şu cevabı vermiş: “Sanırım yaptığımız müziğe jazz diyebilirsiniz. Ama eskiden buna jazz denmezdi, veya eskiden çaldıkları jazz bu değildi!” (I guess, it’s jazz, but it’s not what jazz was!)
Buna eskiden jazz denmezdi elbette! Ama eğer biz bugün EST’nin müziğine jazz diyebiliyorsak, eski katı tanımların hoşgörüyle bu kadar esnetilmesi, genişletilmesi konusunda bu grubun Amerikan jazzına yaptığı çok değerli katkılara gerçekten saygı duymak lazım.
Esbjörn’ün aramızdan ayrılmasıyla yitirdiklerimizin başında bir de öyle bir şey var ki hakkında yazmak bile bana acı veriyor. Kastettiğim son albümleri “Leucocyte”! Yazımı bu son projelerine değinerek bitirmek istiyorum, özellikle albümdeki iki uzun süitten sonuncusuna. Bu, albüme de ismini veren 4 bölümlük bir eser. Leucocyte Lökosit anlamına geliyor. Hani kan tahlili sonuçları geldiğinde “Lökosit fazla çıkmış, demek vücutta bir yerlerde iltihap var”, diye doktor olmadığımız halde pek çoğumuzun ahkam kesebildiği, o değer bu! Daha geniş tanımıyla, lökosit, vücudu enfeksiyonlara karşı koruyan beyaz kan hücrelerine verilen bir isim. Bağışıklık sistemimizin bir parçası olan bu hücrelerin işlerini doğru dürüst yapabilmek için dönemsel olarak kendilerini yeniledikleri biliniyor. Albüme verdikleri bu ismi bilmeseniz bile, Avustralya’daki bir stüdyoda iki günlük bir jam session sonrası ortaya çıkan bu albümü ve özellikle bu süiti dinler dinlemez grup sound’unda bir şeylerin yenilendiğini düşünüyor insan...aynen bu beyaz hücreler gibi. Çok net bir değişim. Müziğini yenilemek için grubun muazzam bir gayreti. Bugüne kadar yaptıkları herşeyden çok daha farklı. Serbest bir doğaçlama, ama belli ki bunu icra edenler ne Amerikalı ne de Orta Avrupalı, çünkü her ne kadar bugüne kadar yaptıklarından farklı ise de bu müziğin her yerinde EST imzası var, o hiç bir zaman başka hiç bir şeyle karıştılması mümkün olmayan zarif, duyarlı Nordik tınılara EST’nin kazandırdığı adeta meditatif, ayinsel bir çekim.
EST’nin o yoğun, manyetik grup sound’unu oluşturan basçı Dan Berglund ve davulcu Magnus Öström’ün nerdeyse acımasız diye nitelendirebileceğim muazzam groove’ları sizin için de bu üçlünün vazgeçilmezleri arasındaysa, o zaman bir de bu albümdeki diğer süite, özellikle 17 dakikalık ilk bölümü “Premonition-Earth”e kulak verin. Gerçekten ben onları hiç bu kadar kendinden geçerek, kaptırarak çaldıklarına şahit olmadım.
Peki bu bugüne kadar kaydettikleri en iyi şey mi? Henüz değil belki, ama yeni bir şey, farklı bir yol buldukları ve onu denemeye başladıkları kesin. Bu yolun sonunda ne olduğunu hiç bir zaman bilemeyeceğiz maalesef. O yüzden son albümlerinin özellikle böyle bir deneysel albüm olması çok üzücü. İnsan bu albümü etkilenmeden, kalbi sızlamadan dinleyemiyor. Aynı arkasında bıraktığı 2 küçük çocuğu gibi bu proje. Daha emeklerken yalnız başına kalıyor. Ama diğerlerinden farklı olarak, hepimiz biliyoruz ki bu bebek hiç bir zaman büyüyemeyecek. Artık yitirilmiş bir proje, bir vizyon, bir sound çünkü bu!
Leucucoyte’ı dinlerken Esbjörn Svensson’un ne kadar yaratıcı, vizyoner, deneysel biri olduğunu bir daha fark ettim. Tam da müziğinde artık böyle bir dönemeç gerektiğini düşünürken, birden karşımızda bu müthiş, taptaze müzik!
Yeni şeyleri cesaretle denemek onun en büyük özelliklerinden biriydi.
Bunu anlamak için sadece ölüm nedenine bakmak bile yeterli değil mi?