Toots Thielemans ve yine Toots Thielemans

 

Geçtiğimiz Mayıs ayında İş Sanat’ta her bakımdan çok “tatlı” bir konser vardı. Musette’i jazz’la buluşturup modernize eden akordiyon ustası Richard Galliano ve jazz armonikası deyince akla gelen ilk isim Toots Thielemans beraber bir konser vereceklerdi. Her ikisi de zaten ayrı ayrı zevkle dinlenen müzisyenlerin birlikte verecekleri konserin tadına herhalde doyum olmayacaktı. Bu buluşmanın bir başka önemli tarafı ise Toots Thielemans’ın yaşayan efsanelerden biri olmasıydı. Bu yıl 84’üne girmiş olan armonikacı, sadece tarih yazmakla kalmamış, aynı zamanda jazz’ın en önemli isimleriyle çalmış, onlarla unutulmaz anılar paylaşmıştı. İşte tüm bu düşünceler, konser öncesinde her ikisiyle de yapılacak bir röportajın çok yerini bulacağını gösteriyordu.

   
 

Ama iki müzisyenle yapacağımı sandığım sohbet, sonunda nerdeyse tek başına bir Toots Thielemans röportajı olarak gerçekleşti. Bir nedeni –ama önemli olmayanı- Galliano’nun, İngilizcesi az bir İtalyan tercüman vasıtasıyla sorularıma cevap vermesi ise, diğeri –ve esas önemli olanı- Toots Thielemans’ın kendisinden başka kimseye –nerdeyse bana bile- konuşma fırsatını tanımamasıydı. Galliano’ya sorduklarım dahil, her soruyu kendi cevapladığı gibi, kendisiyle uzaktan yakından alakası olmayan konuları bile beni ve –yüz ifadesinden gördüğüm kadarıyla- Galliano’yu hayrete düşüren bir zeka çabukluğuyla kendisine yönlendirmeyi başarıyordu. Başta  ben de, Galliano da biraz direndik, ama çabalarımızın nafile olduğunu çabucak kavrayıp, ben “o zaman güzel bir Thielemans röportajı olsun, hiç değilse” diye hedef değiştirirken, Galliano da herhalde “bari gereksiz yere nefes harcamayayım” diye düşünmüş olmalı ki sonunda bu sohbetten 40 dakikalık uzun bir Thielemans röportajı ortaya çıkmış oldu:

 

İlk soruyu Toots Thielemans’a sormak istedim.. Siz akordiyon, gitar ve ağız mızıkası çalıyorsunuz, bir de ıslık... sorumu tamamlamamı beklemeden hemen atıldı: Artık pek  ıslık çalamıyorum. Hala çalabilmeyi çok isterdim ama iç kulaktaki bazı sinirlerde bir sorun var. Pek çıkmıyor sesim ne yazık ki. Eskiden çalardım tabi ama genelde gitarıma eşlik etmek için. Fakat, bu fikir ilk sizden çıktı, değil mi? Yo, basçı Slam Stewart’tan! Baktım, iyi fikir, ben de armonikaya uyguladım. Bazen çalışımı ıslığım yönlendiriyor. Ama nefesin kesilmişse ıslık çalamazsın elbette. Bu nedenle nefes alırken ıslık çalmayı öğrendim. Bu öyle büyütülecek bir şey değil, fakat yine de çok eğlenceliydi. Ayrıca, Amerika’da ıslığım sayesinde çok iyi paralar kazandım. Mesela “Old Spice” reklamı için ıslık çalmıştım. Futbol maçları öncesinde bu reklamı gösterirlerdi. Ben kamera önünde değildim. Sadece ıslığım duyulurdu. Buna rağmen, yine de büyük paralar kazandım. Sadece bir saatlik çalışma bana bir yıl boyunca tekrarlanan her reklam spotu için önemli bir kazanç getirdi, 15 000 dolardan daha fazla kazanmıştım bu reklam sayesinde. Bu tam 40 yıl evveldi ama. Ha, bir de, reklamlarda ıslık çaldığım için “sanatçılar loncası”nın bir üyesi olmuştum. Bu sendikanın başkanı da o zamanlar Ronald Reagan’dı. Politikaya girmeden önceki zamanları. Konu öyle dağılmıştı ki toparlamanın en iyi yolunun direkt soruya dönmek olduğunu düşündüm: Siz hem akordiyon, hem gitar hem de ağız mızıkası çalıyorsunuz. Ama en çok ağız mızıkacısı olarak tanınıyorsunuz. Bilerek, isteyerek mi bu enstrümana ağırlık verdiniz? Yok değilse, kariyeriniz nasıl şekillendi? Hayır isteyerek değil,  tek yaptığım gözlerimi kapamak ve çalmaktı. Birdenbire dikkatleri üzerime çektim. Fakat şunu da eklemem lazım, ağız mızıkası ekranda gösterilen herhangi bir durumu en iyi ifade eden enstrümanlardan biridir. Thielemans bunu hem müzikal hem de sözel olarak açıklar: Mesela Dustin Hofman’ın “Geceyarısı Kovboyu” filminde öldüğü sahneyi aklınıza getirin.....(Burda hiç beklenmedik bir şekilde mızıkasıyla tema müziğini çalması gerçekten çok etkileyiciydi.).... Ben bunu çalarken, Dustin Hofman otobüste ölür. İşte ağız mızıkasının en önemli özelliği duyguları bu kadar iyi ifade edebilmesidir. -elindeki armonikaya işaret ederek- bak işte burdan üflersin ve ses 3 cmlik bir borudan geçerek şekillenir. Halbuki -Galliano’ya dönerek- akordiyon veya trombon veya piyanoda ses çok daha uzun mesafeler katettikten sonra çıkar. Bu arada, sohbet boyunca Thielemans’ın ağız mızıkasıyla çaldığı müzikal örneklemelerin röportaja –özellikle radyoda yayımlanacak versiyonuna- olağanüstü bir değer kattığını belirtmeliyim.

 

İkinci soru için Galliano’ya döndüm: Astor Piazzolla ile tanıştıktan sonra, onun önerisi üzerine, Fransız kökenlerinize geri dönüp Musette’i (20.yüzyıl başlarında bir Fransız dans formu) modernize ettiniz. Yaptığınız bir bakıma Piazzolla’nın geleneksel tangoyu yeniden formüle etmesi gibiydi. Bu müzikal anlamda zor bir misyon muydu? Cevaba sorunun muhatabı Galliano başladı:İki müzik arasında ortak bir payda var; ikisi de İtalyan kökenli.” ve Thielemans devam etti:  “Ben de 3,4 yaşındayken akordiyonla musette çalardım. Sonraları jazz çalmaya başlamam annemle babamın pek de hoşuna gitmedi. Galliano burda Thielemans’ın ünlü bestesi “Bluesette”ten söz açarak sanki çok gerek varmış gibi armonikacıya pas vermiş oldu. O da  –melodiyi armonikasıyla çalarak- parçanın isminin Musette ve Blues’un birleşmesinden geldiğini ve Musette’in aslında Fransa’da  Blues gibi sokakların müziği olduğundan bahsetti.

 

Galliano, ya sorumun gerektiği gibi tercüme edilmediğinden ya da lafa girmek için harcaması gereken çabadan çekindiğinden cevap için üçüncü bir atak yapmadı!

 

Armonikayı jazz’la gerçek anlamda ilk tanıştıran siz oldunuz ve doğru dürüst bir rakibiniz bile çıkmadı. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Ağız mızıkası teknik olarak  çalmak için daha mı zor bir enstrüman? Bir kere, yeniler geliyor. Armonikaya olan ilgim 1938’de Belçika’da seyrettiğim bir filmde başladı. Bu işin öncüsü aslında bir kaç yıl önce ölen Larry Adler’dı. Evet Amerikalı armonikacı. Ama o sizin kadar tanınmadı. Jazz’da değil, evet. Bu enstrümanla jazz’a belki  benim kadar yaklaşan pek olmadı. Bizler daha farklıydık ama bu da onun sayesinde yine. Galiba filmde elektrikli iskemlede ölürken görmüştüm. Yani Adler’ı ilk kez o filmde gördünüz ? Evet ve hemen kendime bir armonika satın aldım. Ben zaten kaderciyim. Doğaçlama yaptığınız zaman ne istiyorsanız onu çalmazsınız. Müziğin gramerine göre çalmak zorundasınızdır. Bizim çaldığımız şekliyle jazz, sözcükleri ve grameriyle bir dildir. Tabi grameri esnetebilirsin, daha modern çalabilirsin ama ben her zaman ne yaptığımı anlatabilirim, hangi sözcükleri kullandığımı söyleyebilirim. Provalarda birbirimizle sohbet ederiz. Bir de tabi yakınlık diye de bir şey var, iki insanın konuşurken, sohbet ederken ortak bir paydada buluşması yani. 

 

Ağız mızıkasına gelince, tek bilgim, iki tipi olduğu. Merak ettiğim ise niye biriyle  jazz çalınıp diğeriyle çalınmadığı.. Thielemans’a dönüp, iki tip armonika var, değil mi? diye soruma başlamak istedim: Sorumu başka türlü anlamış olsa gerek ki , önce “Hayır hepsi aynı,” diye cevap verdi. Hemen sonra, “Ha evet, bir de  diyatonik armonika var. -Galliano’ya dönerek-, şu aralar Fransa’da bu enstrümanı çalan yetenekli bir genç var. Diyatonikle  çalabilir misiniz mesela? Sizinkinden ne farkı var? Sizin çaldığınız kromatik, değil mi? Evet,  –bir şeyler çalar- önemli olan sound farkı. Bu, Blues’cular için fazla temiz bir ses. Yanımda yok gösteremiyorum ufak olanı –diyatoniği kastediyor- ama en hınzır enstrümanlardan biridir. Mesela, kromatikle çok karmaşık armoniler içeren parçalar çalamazsınız. Galliano burda akordiyonun da kromatik ve diyatonik olarak ikiye ayrıldığından bahsederek sözü almak istedi. Ama nafile!  Thielemans –Galliano’ya dönerek- bir dahaki sefere evime geldiğinde, hatırlat da sana babamdan kalan küçük akordiyonu göstereyim” dedi .-Sonra bana dönerek- “Web siteme bakarsan bu akordiyonla çekilmiş olan fotoğrafımı görürsün. Ben de web sitesine uğradığım halde bu resmi hatırlamadığımı, bunun için siteyi bir daha ziyaret edeceğimi söyleyip yine Galliano’ya dönünce, lafı fazla uzattığını düşündüğümü farkederek, güldü:  “Ee sen sordun, ben de cevapladım” dedi.

 

Artık tam Galliano ile iki çift laf ederiz diye düşünürken, bu sefer de akordiyoncunun sırtını sıvazlayarak, “Neyse, ben Richard’a bayılırım,” diye sözüne devam etmez mi? “Birbirimizi her gördüğümüzde yeni bir şeyler keşfederiz...”

 

Thielemans çok sevimli biri,  şeytan tüyü olduğu kesin ve çok zeki olduğu her halinden anlaşılıyor. Bana bir şeyler anlatırken, gözleri sürekli Galliano üzerinde. Akordiyoncunun röportaja olan ilgisini kaybetmek üzere olduğunu hisseder hissetmez, hemen duruyor ve bir veya iki sözcüğü –kesinlikle daha fazlasını değil ama - Fransızca’ya çevirerek, anlattıklarını sözde Galliano’ya özetlemiş oluyor. Bu ultra özetten Galliano’nun bir şey anladığını sanmıyorum ama, Thielemans’ın onun ilgisini ve dikkatini çekmeyi başardığından eminim! Konseri sıkıcı bulduğundan yan koltukta horlamaya başlayan eşini dürtenler aklıma geliyor.

 

Galliano’ya dönüyorum yine: Bandoneon akordiyon kadar tanınmış bir enstrüman olamadı hiç. Daha çok Amerika kıtasının güneyinde gizli kaldı. Belki bir çoğumuz bandoneonu Astor Piazzolla ile yeni tangoda tanıdık veya enstrümanın tadına vardık. Galliano: “Bandoneon ve akordiyon birbirine çok yakın iki enstrümandır, kuzen ilişkisi diyebiliriz. Ağız mızıkasından da çok farklı değillerdir. Hele iç kısımlarına bakacak olursanız –özellikle bandoneonun- sanki pek çok ağız mızıkasından oluşmuş gibi bir özellik gösterirler. Nerdeyse armonikayla aralarındaki tek fark, bandoneonda üflemek yerine ellerinizi kullanmanızdır. Thielemans: “Bandoneon çalmak anahtarların değiştirildiği bir piyano çalmak gibidir.” Sorumu tamamlamak istiyorum: Ama, sizin misyonunuzun enstrümanı, akordiyon, özellikle Avrupa’da daha çok popüler folklorik müzik çalınan bir enstrüman. Bu popülarite, işinizi zorlaştırdı mı?   Bu enstrümanla istediğiniz müziği çalarsınız; vals, müzet, klasik müzik veya jazz. Bu müzisyene kalmıştır. Galliano ile olan iletişimimiz asli görevi katiyen tercümanlık olmayan ama etrafımızdaki yegane İtalyanca ve oldukça az İngilizce bilgisine sahip birinin merhametine kaldığı için kendisinden aldığım cevapların zaman zaman sorularımla bağdaşmıyor olmamasına şaşırmadım. Thielemans bu rotası şaşmış cevabın bile üstüne atlamakta gecikmedi: “Müziği yapan müzisyendir. Bösendorfer piyano veya Stradivarius keman..bunlar önemli değildir, önemli olan müzisyendir. Ben mesela hiç bir zaman “seninle çalmak istiyorum diye” Dizzy Gillespie’nin kapısını aşındırmadım. 1953’de, 1948’de jazz’da kabul görmek kolay değildi. Swing’in kralı Benny Goodman –- günümüzün Rolling Stones’una -hangi günümüz?-  belki eşdeğer bir lakaptı bu o zaman- beni dinleyip beğendi ve kabul etti. Thielemans konusuna yine nasıl geldik acaba diye düşünürken, sözlerine devam etti:  Bazı plaklarımı dinlemiş ve tanışmak istiyorum demiş. Güzel olanı bu işte. O yahudiydi mesela ama hiç bir zaman bana yahudi olup olmadığımı sormadı. Charlie Parker’la da çaldım, -gülerek- o da herhalde benim siyahi olmadığımı görmüştür, değil mi?  Jazz kulaklar içindir, gözler için değil. Bu sözler aynı zamanda şair olan bir jazz eleştirmenine, Boris Vian’a aittir. Oldukça dağılmış olduğumu görünce, dizginleri iyice eline aldı, ben de kendimi onun akışına bıraktım: Mesela Amerika’nın jazz dergilerinden Downbeat’in en iyi müzisyen anketinde işte mesela en iyi tromboncu, en iyi saksofoncu, gitarist vs. ödülleri verilir. Armonikaya gelince,  “Biliyorum, muhtelif enstrümanlar kategorisi değil mi? Akordiyon da öyle, bu durumda ikiniz de “muhtelif” kategorisine giriyorsunuz J Thielemans’ın bu konuda dertli olduğunu biliyorum:  “Evet bizler sanki –hadi jazz’ın ucubeleri demeyelim ama- ikinci sınıf müzisyenleriyiz. ‘Bir çok insan yaptığını beğeniyor ama aslında buna ihtiyaçları yok’, demek istiyorlar herhalde! Bu sırada, Galliano’nun tercümanı araya giriyor ve epeydir isteyip de bir türlü fırsat bulamadığı tercümeyi yapıyor:  Özetle, Galliano, müziğin arkasındaki en önemli unsur müzisyendir diyor ve şunu ekliyor, armonika veya akordiyon çalan çok müzisyen yok jazz’da. Dolayısıyla, kayda değer bir şey yaratırsan, yeni bir yol açmış oluyorsun, Toots’un armonika ve Astor’un bandoneonla yaptığı gibi. Diğerlerinin tek yapmaları gereken bu yolu takip etmektir. Tabi bu iyi bir yol da olabilir, kötü bir yol da..Thielemans, kısa suskunluğuna bir son veriyor: Bir müzisyen yaptığı müzikle değerlendirilmelidir, hangi enstrümanı çaldığı önemli değildir. Başka bir eleştiri daha yapılıyor mesela; elektronik  müzik yapanlara, ne olacak elektrik işte! diyorlar. Bana göre hiç de böyle değil, bebeğim! Synthesizer’a veya bilgisayara dokunan müzisyenin kendisidir. Bilgisayarın bir zekası yoktur, bir bilgisayar kendisine bilgi yükleyen kişi kadar değerlidir. Artık Thielemans’ın çizdiği yolda ilerliyorum:  Clifford Brown’un size söylediği güzel bir lafı hatırlıyorum... Yine kendisiyle ilgili hoş bir anekdotu anlatacak olmanın verdiği keyifle gülerek, “A, evet,” diyor, “Şu efsanevi trompetçi!” –Galliano’ya dönerek- “O zamanlar George Shearing Beşlisi’yle New York’ta 52ci caddedeki Basin Street’te çalıyordum. Aynı gece klübünde bizden başka bir grup daha çalıyordu: Max Roach, Sonny Rollins, Clifford Brown, Bud Powell’ın küçük kardeşi. O zamanlar böyle yerlerde canlı müziğe hiç ara verilmezdi. Böylece, her gece Max’ler çalmayı bitirip giyinme odasına geçerlerken, biz de ordan sahneye doğru yürüyor olurduk. Yani her gece kulübün ortasında karşılaşırdık. Bir gece, yine böyle bir geçiş buluşmasında Clifford Brown, “Senin çalışınla armonika “muhtelif” enstrüman diye anılmamalı!” demişti. Üstelik bunu diyeli  50 sene oldu. Galliano, -gülerek-: “Fikirleri değiştirmek bazen çok zor olabiliyor.” Thielemans:Onlar için keman bile “muhtelif enstrüman”!”

 

Thielemans’la devam ettim: Charlie Parker’ın üzerinizde etkisi olduğundan bahsediyorsunuz. Kaldı ki siz onunla aynı grupta çaldınız da. Açık Radyo’da bu dönem Charlie Parker’ın ölümünün 50.yıldönümü anısına bir belgesel hazırlıyorum. Amaçlarımdan biri de programa konuk edeceğim değerli müzisyenlerle bu efsanevi altocunun hakkında sohbet etmek. Bu anlamda sizler ilk konuklarım olacaksınız. Bird’ün müziğiniz üzerindeki etkisi hakkında neler söyleyeceksiniz. Bizimle paylaşmak istediğiniz Charlie Parker anılarınız var mı? Thielemans: Ben Charlie Parker’ı çok gençken dinledim. –Galliano’yu kastederek- ama o sanırım o zamanlar çok gençti. Benden en az 25 yaş küçük herhalde. Bebop patlamasını –yani Charlie Parker’ın müziğini- hala 78 devir plakların hüküm sürdüğü bir dönemde dinledim. O zamanlar Belçika’daydım, ‘45, ‘46 yıllarıydı. Dizzy Gillespie, Charlie Parker, Bud Powell’ın –yani bebop’un efsanevi yaratıcılarının- plaklarını dinledim.Fransa’da olsun veya Belçika’da olsun, benim dönemimdeki müzisyenlerin istisnasız hepsi yeni bir mesih arayışı içindeydi. Jazz müziğinin Beatles’ını bekliyorduk denebilir. Ben Charlie Parker’la Paris’te tanıştım. Bir festivalde, değil mi? “Evet, 1949 Paris  Festivali’nde. Ben Belçika’yı temsil ediyordum orda. Charlie Parker ve diğer bebopçıların ise Avrupa’ya ilk gelişleriydi...Charlie Parker, Miles Davis, Tad Dameron, Al Haig, hemen hepsi ordaydı. - Tam da ‘bu hikaye bir şekilde Toots efsanesine bağlanmalı’ diye düşünürken, Tootsie devam etti- “ Charlie Parker benim ismimi duymuştu. Benny Goodman da..ve  festival ofisindekiler...hepsi bu genç mızıkacıdan bahsediyorlardı. Sonunda vizemi aldım ve Amerika’ya yeşil kartlı bir göçmen olarak gittim. Hemen iş aramaya başladım, zengin biri değildim. Charlie Parker ve diğer bebopçılarla çalışan konser rezervasyon ajansındaki adam adımı duymuştu. Bir gece New York’ta bir  jazz kulübünde bana “Hey, iyi çalıyorsun, nerelisin?” diye sordu. Ben de “Brüksel’denim, Bay Shaw” dedim. “Biliyorum, orası Kopenhag’da bir yer” diye karşılık verdi. “Charlie Parker’la çalmak ister misin?” “Elbette, isterim” diye cevapladım. Bu arada, Charlie Parker beni Stockholm’de çalarken duymuştu. Shaw, Bird’e de aynı soruyu sormuş ve o da kabul etmiş. Sonunda, Charlie Parker All Stars şovuna çıkıp çaldım onunla. Bir sinemada verildi o konser. Blues’un kraliçesi Dinah Washington şov ve Charlie Parker All Stars..Heyyy...bütün ustalar ordaydı. Miles Davis, Milt Jackson...sadece 1.5 yıldır Amerika’daydım ve daha o zamandan tüm guru’larla birlikte çalmaya başlamıştım. Üstelik Charlie Parker, bana giyinme odasını paylaşmayı teklif etmişti. Tabi teklifi havada kapmıştım.  Bir sürü insan benim için “Oo Tootsie hep Charlie Parker’la şöyle oldu, böyle oldu diye atar tutar” derler ama hepsi doğrudur.

Fakat  kendisine hiç özen göstermezdi. Çok fazla içerdi, uyuşturucu kullanırdı. O gece sinemada herkes onunla ve Miles Davis’le tanışmak için daha sonra kulise geldi. Onun gibisi bir daha çıkmadı. Pek çok anekdotum var bunun gibi. Jazz’ın grameri, sözcükleri, stili gelişti. Ama esası hala Afro-Amerikan müziğidir.  Jazz siyahi bir dildir. Bu kökenden gelmeyen bizler de bu dili konuşabiliriz elbette. –Beyaz bir şarkıcı olan Jack Teagarden’ın blues söylemesi ile dalga geçerek- Ama birinin veya birşeyin kopyası olmaya çalışmak aptallıktır. Kendi soundunun oluşması lazım, değil mi? Evet, başka bir dil konuşurken bile. Mesela ben İngilizceyi hala Belçika aksanıyla konuşurum.”

 

Ne cevap alacağımı bile bile Galliano’ya da aynı soruyu sordum. Herkes gibi Bird’ü çok takdir ettiğini ama Thielemans’ın kapsamlı ve uzun yanıtına ekleyecek bir şeyi olmadığını söyledi nazikçe.

 

Röportajı bitirirken uzun zamandır bu kadar egosantrik ama bu denli sevimli bir müzisyenle karşılaşmadığımı düşündüm.

 

anasayfa