Klasik müzik devrini doldurdu, jazz da öldü denebilir...

 

Geçen sene Akbank Caz Festivali kapsamında İstanbul’a gelen Çek basçı Miroslav Vitous, konser öncesi yaptığımız sohbette albümünün çıkış noktasını anlatırken bu can alıcı cümleyi sarfetti ve arkasından ekledi: “...halbuki jazz’ın yaratıcı gücüyle klasik müziğin formlarını birleştirebilirsin, o zaman ortaya harika bir sonuç çıkar. Benim Universal Syncopations ile yapmak istediğim de buydu. Bu albümün çıkış noktası yeni bir çalış şekli ortaya koymaktı. Bilmiyorum farkettiniz mi ama başka yeni şeyler de var bu albümde. Öncelikle dediğim gibi klasik müzik ile yaratıcı müzisyenleri bir araya getirdim. Çünkü bence müzik bu yöne doğru gitmelidir artık. Fakat, albümün doğası gereği bir klasik müzik orkestrası kullanamadım, bu yüzden kompozisyonda klasik müzik yaklaşımını denedim: Önce temel materyali, bunun üzerine de her müzisyenin çalacağı bölümü yazdım. Yani biz müzisyenler bu albümü kaydederken beraber değildik. Sonra en az bir yıl editing’i ile uğraşarak bölümleri olması gereken yerlerine koydum.”

   
 

Çıkar çıkmaz eleştirmenlerden de son derece olumlu değerlendirmeler alan bu albümde Chick Corea, Jan Garbarek, Jack DeJohnette, John McLaughlin gibi  yıldızlardan oluşan bir kadrosu var ona eşlik eden. Vitous tek tek müzisyenlerin bulunduğu yerlere gitmek zorunda mı kalmıştı bu albümü gerçekleştirmek için?

 

“Böyle denebilir” diye cevap verdi. “Chick Corea’nın stüdyosuna gittim. Sonra Oslo’ya, sonra da Mclaughlin’e gittim. Aslında o sıralarda Monako’da bir evim vardı, ordaki stüdyoda da kaydettik. Motifleri vermiştim, doğaçlamalarını o motiflerin üzerine yaptılar.”

 

Değişik coğrafyalardan ayrı zamanlarda gelen bu doğaçlamalar belli ki projenin temelini oluşturuyordu!...

 

“Evet” dedi, “ ve esas önemli olan bireylerin egolarını bastırarak aralarında iyi bir iletişim kurmasıydı. Artık bas eskisi gibi kaptırıp gitmiyor mesela. O bir şey söylüyor, buna davul, piyano, saksofon, yani başka bir enstrüman cevap veriyor. Kölelik bitti artık. Jazz’da ritim bölümü arka planda hep tempoyu tutmak zorundadır. Ben buna kölelik diyorum. Bu bir kölelik birimi değil de nedir? Ritim bölümündeki enstrümanların diğer enstrümanlarla bir iletişimi olamıyor bir türlü. Çünkü herkesin üstlendiği bir rol var bu eski yapıda. Ama ben artık kimsenin rol yapmasını istemiyorum. Herkesin herkesle müzikal bir iletişimi olsun istiyorum.”

 

Jazz’da o bilinen call & response (çağrı & yanıt) yöntemi gibi, değil mi?

 

Evet temelde aynen öyle, ama tabi ordan değişik seviyelere yöneliyor.

 

Chick Corea veya Jan Garbarek gibi katılımcı müzisyenlerin bu albümün son hali hakkında en ufak bir fikirleri bile yok muydu?

 

“Hayır yoktu. Onlara motifleri vererek, üstüne doğaçlama yapmalarını söyledim. Ellerindeki tek şey bas ve davuldu. Ama sonunda ne olacağını, mesela hangi doğaçlamaları kullanıp hangilerini proje dışında bırakacağımı bilmiyorlardı.

Ama albümün temelini oluşturan motifleri önceden yazmıştım elbette. Yani sınırların ne olduğu biliniyordu. Önemle üstünde durduğum başka bir şey ise, elimde özgürce seçim yapabileceğim kadar materyalin toplanmasıydı. Anlayacağınız, oldukça karmaşık bir projeydi bu. Ama sonuçtan herkes memnun kaldı.

 

Universal Syncopations’ı çıkarmadan evvel müziğe niye bu kadar çok ara verdiniz, dile kolay tam 7 yıl, bu müzikten uzak kalmak için oldukça uzun bir zaman değil mi?

 

Belki. Ama ben aslında o sırada başka bir şeyle meşguldüm. Klasik orkestra için bir sampling arşivi yapıyordum, çeşitli sound’ları sample ediyordum.

 

Ne içindi bu arşiv?

 

Kendim için.. beste yapmak için. Ama sonunda cebimden çıkan para 250 000 doları bulunca, bunca parayı sırf kendim için harcayamam diye düşündüm. Anlaştığım plak şirketinde ise bu projenin maliyeti yaklaşık bir milyon dolara çıktı. Çünkü plak şirketinin de 2-3 yıl gibi uzun bir süre boyunca, hiç durmadan, günde 12 saatlere varan çok sıkı bir mesai yapması gerekti bu proje için. İşte bununla meşguldüm ben 7 sene boyunca. Senfonik orkestrayı, tek tek solo enstrümanlarını, her notayı, çaldıkları her kombinasyonda sample ettim. Bunun ne dev bir proje olduğunu da artık siz burdan çıkarabilirsiniz. Yaylılar, pirinçli üflemeliler, ahşap üflemeliler, her solo enstrüman, staccato, pizzicato, tremolo, varın siz sayın ...

 

Peki bunları nerde kaydettiniz?

 

Prag’da, Çek filarmoni ile. Bu proje esnasında bilgisayar teknolojisine hayran kaldığımı da belirtmem gerek. Beste yapmayla ilgili programlara özellikle...

 

Bilgisayardan bu konserinizde de yararlanacaksınız sanırım...

 

Evet tabi ki. Zaten bu CD’yi yapma sebebim de buydu. Beste yaparken faydalanabileceğim sound’lar bulamıyordum. Kaliteleri komik düzeydeydi. Bir şeyler yapılır umuduyla bir sene daha bekledim. Bu konuda hiç bir gelişme olmayacağından emin olduğum zaman da daha fazla beklemeden bu projeye başladım. Bu sefer de iyice işin içine girdim. Ama benim için bu proje bir çok açıdan inanılmaz öğretici oldu. Enstrümanların sound’ları hakkında o kadar çok şey öğrendim ki. Ne de olsa her gün saatlerce her enstrümanın çıkardığı her sesi, yarım tonlarına kadar inceledim. Bu eğitimi başka hiç bir yerden almam mümkün olamazdı.

 

Peki bu arşivi satabildiniz mi?

 

Evet. Hatta 10 senedir konusunda en iyi satan arşiv haline geldi.

 

Ne kadara satılıyor?

 

O zamanlar seti 3500 dolardı. Sette 5 CD var. Son derece gerçekçi bir arşiv oldu. Hedef de buydu zaten arşivi mümkün olduğunca gerçekçi yapmak. Arşivin sunduklarından iyi yararlanılabilirse harika sonuçlar alınabilir. Ama çok da talepkar olmamak lazım tabi. Kaydedilmiş soundlar değişemez çünkü.

 

Siz Çek Cumhuriyeti’ndensiniz. Sizi Amerika’ya ne getirdi?

 

Bu oldukça uzun süre önceydi. 1966 yılında Viyana’daki bir yarışmada birinci oldum. Karşılığında hem Berkeley Müzik Okulu’nun bursunu kazandım hem de Cannonball Adderley Amerika’ya gelip kendisiyle çalmamı istedi. Yani Amerika’ya gitmem için iki önemli nedenim vardı. (Bu arada, aynı tarihlerde Münih Olimpiyatlarına milli takım yüzücüsü olarak katılma hakkını kazandığını, ama müziği tercih ettiği için Almanya yerine Amerika’ya gittiğini belirtmeliyim.)

 

Çek Cumhuriyeti’nde iyi bir jazz ortamı vardı o zaman?

 

Evet evet, çok iyi bir ortam vardı. Komünizm zamanında bile.

 

Jazz yasak değildi yani? Halbuki diğer komünist ülkelerde....

 

Hayır o şekilde bir yasak yoktu. Ama tabi sınırlamasalardı daha büyük bir harekete dönüşebilirdi. Küçük bir çevre olduğu için zararsız diye dokunmadılar.

 

Bir yeraltı hareketi miydi?

 

Yoo değildi. İyi bir jazz kulübü bile vardı. Hatta Amerika’ya gelince çok şaşırmıştım. Bizim komünist ülkemizdeki jazz kulübümüz bile New York’takilere göre çok daha iyiydi.

 

Bu arada, sizin eğitiminiz klasik müzik üzerineydi, jazz’la ilgili herhangi bir eğitim almamıştınız, değil mi?

 

Doğru. Hayatımda gördüğüm en iyi konservatuardan klasik müzik eğitimi almıştım. Ama jazz’ı da kendim çalışıp öğrendim. Sürekli Avrupa radyolarında jazz dinlerdik o zamanlar. Hatta Amerika’ya gidince şaşırdığım şeylerden biri de açıkçası şu oldu: Ben Amerikalı müzisyenlere göre çok daha fazla plak dinlemiştim. Onlar dükkanlarda ne bulabiliyorlarsa ve bütçeleri ne kadara izin veriyorsa o kadarını alıp dinleyebiliyorlardı. Kaç albüm alabilirlerdi ki? Willis Connover ise Voice of America Radyosu’nda herşeyi çalıyordu. Böylece ben de herşeyi öğrenmiştim.

 

Miles Davis ile de çaldığınızı biliyorum...

 

Evet. Kısa bir süre. Önce Village  Gate’de bir hafta, sonra da bir konserde.

 

Önemli bir deneyim miydi sizin için?

 

İnanılmaz bir deneyimdi. Daha önce de önemli gruplarla çalmıştım. Herbie Hancock’la, Wayne Shorter’la. Bu deneyimleri bir binanın 3., 4. katında olmakla bir tutuyorum diye varsayalım bir an, Miles’la çalmak ise 8.katta olmak gibi bir şeydi. O kadar üst seviyede bir deneyimdi bu. Daha evvel bir parçası olduğum herşeyden çok üst düzey bir tecrübeydi.

 

Beraber çaldığı müzisyenleri oldukça özgür bıraktığını okumuştum, öyle miydi?

 

Evet öyleydi. Son zamanlarda daha serbest bırakıyordu. Ama ben o tam jazz standartlarını çalmayı bırakıp daha free müzik yapmaya başladığında –yani Nefertiti, ESP zamanlarında yanındaydım...inanılmazdı. jazz standartları olabilecek en özgür, en yaratıcı şekilde çalınıyordu. Çok çok mükemmeldi.

 

 

Geriye dönüp baktığınızda Weather Report’un kariyerinize nasıl bir katkısı olduğunu görüyorsunuz?

 

Değişik açılardan oldukça önemli bir katkısı oldu denebilir. Grubun yapısı, benim bası o sıralarda Amerika’da çalan diğer basçılardan çok daha farklı bir şekilde çalmama olanak sağladı. Hem teknik açıdan daha iyiydim, hem de bir arka plan oyuncusu yerine solocu rolünü üstlendim. Ve o grupta basın değişik çalması birdenbire müziği değiştiren bir unsur haline getirdi. Bu çok enteresan bir noktadır,  ben de yakın zamana kadar bunun bu denli farkına varmamıştım. Biliyorsunuz, Tanrı jazz’ı yarattığında, basçı bas çalamıyordu, onun rolünü tromboncu üstlenmişti! Jazz bunun üstüne yapılanmıştı. Sonra basçılar çıkageldi, bu diğer müzisyenlerin hoşuna gitmedi. “Ne yapıyorsun?” dediler, “senin görevin tempoyu tutmaktır, soloyu bize bırak!” Ama artık bas kölelikten kurtulmuş, diğer enstrümanlarla eşit bir konuma gelmiştir. Bu da tüm müziği değiştirmiştir ve bu da da Weather Report’la başlamıştır.

 

Evet oldukça progresif bir gruptu.

 

Evet. Ama tabi bu daha evvel Scott LaFaro ve Bill Evans’la başlamıştı. Onlarda da her enstrüman arasında eşit iletişimler vardı. Bu müzisyenler, bunu Miles döneminden bile önce yapmışlardı.

 

Ama sonra siz Weather Report’tan ayrıldınız? Niye? müzikleri çok mu planlı, sınırlayıcı olmaya başlamıştı sizin için? Yeni şeyler mi yapmak istiyordunuz artık?

 

İşin aslı Joe Zawinul’un ticari başarıya fazla önem vermesi oldu ve siyahi funky müzik çalmak istediler. Ama ben bunun için biçilmiş bir kaftan değildim. Böylece stil konusunda tartışmalar başladı. Hayatım bu yöne gitmemeliydi. Her ne kadar o zamanlar çok hayal kırıklığı yaşamış olsam da şimdi iyi ki ayrılmışım diyorum, çünkü o zaman yanlış bir yerde olurdum.

 

Artık Avrupa’da yaşadığını öğreniyorum ve soruyorum: Avrupa’da jazz’ın gelişimi hakkında neler söyleyebilirsiniz ve sizce Amerikan jazz’ıyla karşılaştırıldığında ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

 

Zor bir soru çünkü ben ortamı artık çok iyi bilmiyorum. Ne Avrupadakileri ne de Amerikadakileri yakından takip ediyorum ama gözlemlediğim kadarıyla, Amerikalılar belli şeyleri, -diyelim-  bebop cümlelerini iyi biliyorlar ama o kadar. Başka şeylere gelince, çok geride, çok cahil olabiliyorlar..mesela eğitimde..demek istediğim bir şeyi çok iyi bilirken, başka önemli bir şeyi olduğu gibi gözardı etmeleri. Aralarında sanırım en çok kültürel eğitim açısından bir uçurum var denebilir.

 

Bir de belki Amerikalılar yaptıkları müziği blues’a yaslarken, Avrupalılar daha çok klasik müziğe, ne bileyim valse, folk müziklerine dayandırıyor belki de, değil mi?

 

Evet böyle bir fark var. Avrupa ülkelerindeki gelenek Amerika’da reddediliyor. Genç bir ülke olarak geleneklerle ve geçmişle ilişkilerini kesmişler. Bu da bana çok garip geliyor. Çünkü bir Amerikalı’nın da eminim en az benim sahip olduğum kadar çok ecdadı, soyu var ama geçmişinin sadece  250 yıllık olduğunu düşünüyor. Bu varlığının %80’ini kesip atmak demek. Bu da bir çok bilginin ve kültürün onlara erişmesini önlüyor. Böylece herkes yepyeni, gencecik... 250 yıl önce doğmuş tüm ülke!

 

Esbjörn Svensson, The Bad Plus gibi her iki kıtadan da genç ve progresif grupları tanıyıp tanımadığını soruyorum. İkisini de duymamış. Ama son zamanlarda kendisinin gittiği yönde ilerleyen başkaları olduğunu fark ettiğini ve bundan memnun olduğunu söylüyor. Bunun da daha “free” çalabilmek ve köle konumundan kurtulabilmek olduğuna işaret ediyor.

 

Son olarak, ECM Plak Şirketi ile işbirliğinin devam edip etmeyeceğini soruyorum. Verdiği cevap düşündürücü:

 

Açıkçası bilemiyorum. Dünya çok çabuk değişiyor. İnternet çok hızlı gelişiyor. Plak şirketlerinin durumu şu aralar bir soru işareti. Eğer müzisyenin kendi web sitesi varsa ve albümünü burdan duyurup satıyorsa, bu zaman zaman plak şirketinin o müzisyenin albümü için sağladığı erişimden daha etkili olabiliyor. Çünkü bizler pop star değiliz ve bizim müziğimizi beğenenler bazen o dükkanlara gidemiyor ve o zaman da albümümüzü alamayabiliyorlar. Aslında biraz düşünürseniz, uzun vadede plak şirketlerinin bir aracı konumuna düşebilecekleri ihtimalini görebilirsiniz, bu da tabi zaman içinde gereksiz bir konuma dönüşecek. Niye bir aracı hasılatınızın %80ini cebine indirsin? Buna mecbur olmamalı bir müzisyen. Ticari açıdan baktığımda bunu görüyorum. Ya böyle olacak ya da bizim hakkımızı vermek zorunda kalacaklar. Müzisyenlerin aldığı yüzde çok eskiden sabitlenmiş bir oran. Tabi plak şirketlerinin işine gelmiyor şimdi bu oranları değiştirmek. Ama eninde sonunda bence bunu yapacaklar aksi takdirde ellerinde kaydedecekleri müzisyen kalmayacak. Bu açıdan bakıldığında müzisyenlerin web siteleri onlar için şimdilik avantaj gibi gözüküyor.

 

Sohbetimizi bitirirken Universal Syncopations’ın 2.bölümünü hazırladığını öğreniyorum. Alt yapısını kafasında çoktan kurmuş bile: “Quartet’imden bazı materyalleri kullanacağım, all-star grubumdan da kullanacaklarım var ve yine özel misafirlerim olacak. Mesela yine Chick Corea ve Jan Garbarek olabilir. Bunlara Herbie Hancock eklenebilir. Kısacası üç unsuru birleştireceğim o albümde. Quartet, all-star band ve özel misafirler ve sanırım “Universal Syncopations, 2.Bölüm” 2005 Sonbaharı’na hazır olur.

anasayfa