Swing Kids    
 
   
 
Jazz hep yanı başlarındaydı: Amerika’da temel vatandaşlık haklarını elde etme uğruna verdikleri savaşta, siyahilerin; ırkçı apartheid hükümetine karşı uzun ve yıpratıcı mücadelesinde Güney Afrika’da ezilen çoğunluğun; Vietnam’da anlamsızca uzayıp giden savaşa karşı ayaklanan kitlelerin; İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık yıllarında işgal altındaki ülkelerin yeraltı örgütlerinin... Jazz hep orda onların yanındaydı. Dinlerken veya çalarken bu müzik onlara güç veriyor, kederlerini, duygularını, isyanlarını ifade etmelerine aracı oluyordu. Kısacası, Jazz müziği, yıllar boyu isyanın, çarpık düzene başkaldırının sesi olmuştu. Bu müziğe isyankar niteliğini kazandıran unsurların başında hiç şüphesiz ki doğaçlamanın kalbinde yatan ifade özgürlüğü geliyordu ve tabi çevresinde olup bitenlere her zaman duyarlı, gözüpek müzisyenler de... Peki ama ya jazz severler?  Onların jazz’a atfedilen bu önemli sorumlulukta hiç mi payı yoktu?
   
 

Hele, 2.Dünya Savaşı Almanyası’nda varolan ve genç yaşlarına rağmen[1] Hitler Hükümeti’ne kafa tutan, sevdikleri müzik uğruna, en ağır koşullarda çalışma kamplarına gitmeyi, hatta ölümü bile göze alan “Swing Kids” e (Swing Çocukları) ne demeli? Çoğu varlıklı Alman ailelerinden gelen bu çocukları isyana sevkeden neydi?

 

1930 ve 40’lara geri dönersek, batı dünyası gençliğinin swing dinleyerek ve bu müziğin eşliğinde çılgınca dans ederek, hemen her ülkede kendini hissettirmiş olan ağır  ekonomik krizin sona erişini kutladığı görülüyordu. Bu swing modası elbette yolunu bulup Almanya’ya da girecek, peşinden genç kitleleri sürükleyecek ama kısa sürede Nazi Hükümeti’nin de şimşeklerini üzerine çekecekti. Nazilere göre, swing’in kökenleri, son derece ahlaksız buldukları zenci “jungle müziği”nde yatıyordu. Bu müzik onlara öncelikle, kiminle olduğuna bakılmaksızın kurulan çılgın seks ilişkilerini çağrıştırıyordu. Jazz müzisyenlerinin çoğunun yahudi veya siyahlardan oluşan azınlıklar olması da işi iyice çığrından çıkaran unsur oluyordu. Naziler, ayrıca, bu müziği, Amerika’da medyaya hakim yahudilerin, bilhassa “saf kan” Alman gençlerini zehirlemek için pazarladığını düşünüyorlardı. Alman gençleri bu müzikten yola çıkarak, Afrikalı ilkel davranışlara özenip, çok-eşli ve özensiz cinsel ilişkiler kurarsa, bu beraberliklerden doğacak bebekler onları büyük hedefleri ari ırktan uzaklaştırmayacak mıydı?

 

Swing sadece yeni moda bir müzik ve danstı belki ama Nazileri öylesine ürkütmüştü ki, bu müziğin Alman gençlerini “zehirlememesi” için ellerinden geleni yaptılar. Aslında Nazilerin müzik konusundaki ırkçılığı, Nasyonal Sosyalist Parti’nin (NSP) seçimleri kazanmasından önce,  1930’da kendini belli etmeye başlamıştı. Bu dönemde sinsice bir propaganda başlatılmıştı: Alman Müzisyenleri Birliği, yabancı müzisyenlere verilen çalışma izninin minimum bir seviyeye indirilmesini talep ederken, “tesadüfen” aynı zamanda basında belirmeye başlayan bir takım yazılar da, beyaz müzisyenlerin yakındığı işsizliğin sebeplerini; ülkede gereğinden fazla siyahi müzisyenin yarattığı rekabete ve gece kulübü, dansing işletmecileriyle beraber Alman gençliğinin kötü müzik zevkine bağlıyorlardı. Bir müddet sonra ise dönemin hükümeti, NSP’den aldığı destekle siyahi müzisyenlerin Almanya’da çalışmasını yasakladı. Hatta bu nedenle, o sıralarda Londra’da konser veren Louis Armstrong da turnesinin Berlin ayağını iptal etmek zorunda kalmıştı.

Kendilerine karşı giderek daha da baskıcı hale gelen ortama dayanamayan yabancı müzisyenler, 1932’de NSP’nin, müthiş bir seçim zaferiyle Almanya’nın başına geçmesiyle beraber, ülkeyi terk etmeye başlamışlardı. 1935’te ise Nazi Hükümeti, jazz’ın radyolarda çalınmasını yasaklayan bir kanun çıkardı. Ancak alınan bu önlemlerin hiç biri doğru dürüst uygulanamadığından, hükümet amacına ulaşamadı. Çünkü Jazz’ın tarifi net olarak ortaya konamamıştı. Swing giderek o kadar popüler olmuştu ki, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda sadece yabancılar değil, Alman müzisyenler de Swing konserleri veriyor, gösteriler düzenliyordu. Alman hükümeti ise tüm dünyanın izlediği bu spor etkinliğinde sesini çıkaramıyor, ama planlarını sinsice, oyunların bitişine erteliyordu. 1936, başka bir açıdan da, ilk Amerikan swing plaklarının Alman plak şirketlerinin kataloglarında belirmesiyle, yani Almanya’da swing’in kitleler tarafından dinlenmeye başlamasıyla da önemli bir yıl sayılır.

Olimpiyatlar biter bitmez, hükümet daha ciddi bir şekilde sansür uygulayabilmek için önlemleri arttırdı. Madem jazz müziğinin tarifi muğlak bulunuyordu, o halde bu müziği icra edenlerin çoğunluğu azınlık olduğuna göre, müzisyenlerin soyuna bakılarak, çaldıkları müzik sansür edilebilirdi. Cadı avı başlamıştı artık: Ari ırktan olmayan müzisyenler, besteciler, söz yazarları tek tek bulunup hapse atılıyorlardı. Bu grubun başını Nazi medyasının “Swing Jude” (=Swing Yahudisi) olarak  adlandırdığı Benny Goodman çekiyordu. 1937’de ise Joseph Goebbels yönetimindeki Propaganda Bakanlığı  yahudi besteciler ve müzisyenlere ait tüm plakları yasakladı. Ama bu Swing Kid’leri durduramadı, hemen sevdikleri şarkıların isimlerini değiştirmeye başladılar. Örneğin kulüplerde orkestra şefi “Sans Ticket” şarkısını anons ettiğinde ordaki çoğunluk bunun Ella Fitzgerald’ın “A Tisket A Tasket” isimli parçası olduğunu biliyordu veya “La Tristesse de Saint Louis”nin aslında “St. Louis Blues” olduğunu! Artık hemen hergün medya “unerwünschte Musik” (=İstenmeyen müzik) diye tanımladıkları jazz müziğinin belli başlı isimlerini “istenmeyen müzisyenler” olarak liste halinde yayımlıyor ve bu liste giderek kabarıyordu. “İstenmeyen müzisyenler” listesinin başında olmak şerefi de bu sefer başka bir unutulmaz besteciye, Irving Berlin’e nail olmuştu! Ama jazz ve özellikle swing Almanya’da İkinci Dünya Savaşı’na kadar yine de ivmesinden pek bir şey kaybetmedi. Fakat, İkinci Dünya Savaşı durumu biraz olsun değiştirecekti. Swing çalan yabancı radyo istasyonlarını dinlemek kesinlikle yasaktı artık. Pek çok müzisyen, askeri görevlere  çağrıldıkları için, orkestraların çoğu da artık dağılmıştı. 1941’de ise swing ve jazz müziği plaklarının satılması yasaklandı. Ama alınan bu sıkı önlemlerin hiç biri yine de swing’i yok edemedi.

 

Özellikle Hamburg, Berlin ve Frankfurt’ta yaşayan Alman Swing Gençliği’nin lakabı Swing Kids idi. Naziler yaşları 20’nin altında olan bu gençlerin üzerinde baskı kurabilmek için, onların belirgin özelliklerini belgeleyip haklarında ayrıntılı raporlar yazıyor ve gerekli mercilere dağıtıyorlardı. Bu resmi raporlara göre, Swing Kids bir bakışta yaşıtlarından ayırtedilebilecek özelliklere sahipti: en belirgin fark saçlarıydı. Aynen hippilerde veya punk’larda olduğu gibi swing çocukları da saçlarını, kendilerini ifade etmenin yolu olarak, herkesten, ama özellikle Hitler Jugend’den[1] farklı olması için ellerinden geleni yapıyorlardı. Erkeklerde kısacık saçın makbul olduğu Nazi Almanyası’nda Swing çocukları saçlarını uzatır, hatta Hollywood’dan ne teknik ne de moda takibi açısından hiç de geri olmayan Alman filmlerinde oynayan aktörlerin saç stillerini taklit ederlerdi. Toplu ve örgülü geleneksel tip saçların özendirildiği Alman kızları arasında da, Swing kızları uzun, kendi haline bırakılmış veya perma ya da  bigudilerle şekillendirilmiş dalgalı saçlarıyla hemen farkedilir, adeta Amerikan filmlerinden fırlamış izlenimini bırakırlardı.

 

O dönemlerde Almanlar için sinemaya gitmek ve Hollywood tarzı Alman fimlerini izlemek militarist Nazi Hükümeti’nin yarattığı baskıcı, bunaltıcı ve agresif ortamdan bir nevi kaçış anlamına geliyordu. Swing kids de bu filmlerde izledikleri, dergilerde resimlerini hayranlıkla seyrettikleri bu oyuncular gibi giyinmeye çalışıyorlardı. Erkekler Londra/New York tarzı, geniş omuzlu kruvaze bol ceketler ve  yine bol pilili pantolonlar giyer, en güneşli havalarda bile kollarının altına –zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Anthony Eden gibi- ince uzun bir şemsiye ve de bulabilirlerse bir de yabancı bir gazete sıkıştırırlardı. İngilizlere özenmek özellikle, uzun seneler boyunca İngiliz limanlarıyla ticari ilişkiler yürüten ve Almanya’nın en büyük liman şehri olan Hamburg’lu Swing Kid’lere özgü bir davranıştı. Swing kızları da yine Almanya Hükümeti’nin görmek istediği saf, ideal genç kız tipinden çok uzak bir tarzda giyinir, abartılı makyajlar yaparlardı. Ellerinden bırakamadıkları uzun sigaralıkları ile, bir sigara düşmanı olduğu bilinen Hitler’le; bulabildikleri en pahalı elbiseleri satın alırken de, ülkenin milli kaynaklarını idareli kullanmaya özendirici hükümet programlarıyla adeta dalga geçerlerdi.

 

Onları kalabalıktan farklı kılan kılık kıyafetleri bir yana, bu çocukları “Swing kids” yapan ve otoriteleri bu kadar ürküten en önemli şey çılgın ötesi danslarıydı. Müthiş hızlı bir tempo ile lindy hop veya jitterbug denilen, ellerin, kolların, ayakların, kısacası vücutlarının her parçasının ayrı ayrı oynadığı, son derece enerjik eşli yapılan bir danstı. Her geçen gün usta dansçıların yeni bir figür ekledikleri bu dansı, yapması kadar seyretmesi de çok eğlenceliydi. Swing dansçıları için, günümüzün salon jimnastikçilerinin kıvraklığına sahiptiler demek sanırım hiç de yanlış olmaz. Adeta hipnotize olmuş gibi dans ederken o kadar kendilerini kaptırır, o denli yüksek enerji isteyen hareketler yaparlardı ki, müzik bittiğinde onlar da adeta fiziksel olarak bitmiş hale gelirlerdi. Havalarda uçuşan, eşlerinin bacakları arasından kayıp giden kızlar; eş bulamayınca birbiriyle dans edenler erkekler, kızlar, Nazi otoritelerini şaşkına çeviriyordu. Onlara göre böylesine vahşi ve tutku dolu, hatta zaman zaman eşcinselliğe varan kabullenilemez hareketler, en ilkel Afrika kabilesinin dansında bile bulunmazdı. Gençlerin zarif hareketlerle vals gibi soylu dansları yapmasından yana olan hükümet , bir “histeri krizi” olarak nitelendirdiği bu dansa bakıp, “Swing Alman karşıtı bir müziktir” yargısına rahatça varabiliyordu. Otoriteler kızdıkça daha da coşan Swing Kids ise Amerikan ithali bu dansa, kendilerine özgü bir takım figürler ekleyerek, olayı iyice tırmandırmayı başarmışlardı. Bu figürlerin içinde bardağı taşıran son damla, dans ederlerken, kollarını öne uzatıp, Hitler selamını (Heil Hitler!) yapacakmış izlenimini verip, bu selamı aniden parmaklarını V şeklinde açıp, Churchill’in meşhur ettiği  zafer işaretine dönüştürmeleriydi. Almanların milli selamıyla alay etmek ise düpedüz yasanın ihlaliydi. Ama bunu kim takacaktı ki, onlar günlerini gün ediyorlardı ve çok ama çok eğleniyorlardı.

 

Kullandıkları jargon ise olabildiğince çok İngiliz ve Amerikan sözcükleri içeriyordu. Ait oldukları gruplara verdikleri isimler, amaçlarının hangi şartlar altında olursa olsun Nazi otoriteleri ve onlarla aynı görüşleri paylaşanlarla; polisler, öğretmenler, kısacası Swing’e karşı olan herkesle dalga geçmek olduğunu gösteriyordu: Hamburg Churchill Kulübü veya Anthony Swingers (İngiliz Dışişleri Bakanı Anthony Eden’a ithafen), hatta Plütokratların Kiel Kulübü[2] .

Swing Kids’in –yine aynı hippiler gibi- odaklandığı en önemli konu seksti, dans etmediklerinde seks yaparlar, yapamazlarsa da üzerinde konuşurlar veya düşünürlerdi. Özgür seksten yanaydılar. Çok eşli veya zaman zaman Nazilerin “uygunsuz” olarak nitelendirdikleri ari ırktan olmayan kimselerle cinsel ilişkiye girmekten de kaçınmazlardı. Bu tabi ki Naziler için kabul edilemez bir davranış, ahlaki bir çöküşten öte bir “ırk ayıbı” (Rassenschande) idi. O nedenle “kim ne yapıyor, kiminle beraber oluyor” raporları için Hitler Gençliği’ni jurnalci olarak kullanıyorlar, ağır eğitim programlarından eğlenmeye vakit bile bulamayan bu çocuklara da, bu hedonist yaşamı süren Swing Kids’i takip etmek son derece cazip geliyordu.

 

Swing Kid olmanın ön koşulu en son çıkan swing plaklarına sahip olmaktı. Ama Amerika’nın aksine, Almanya’da müzik dinlenebilen jukebox’lar henüz yoktu. Onun yerine sadece bir kaç şanslı kişinin gramofonu vardı. Ama bir gramofonunuz varsa, sizin etrafınızda koca bir Swing kulübü kurulabilirdi! Öte yandan, Swing Kids BBC gibi yabancı radyo istasyonlarından da sevdikleri müziği dinleyebiliyordu. Naziler tarafından yasak edilmesine rağmen, bu tutkulu ve becerikli gençleri durdurmanın bir yolu yoktu, radyolardan dinledikleri müziği kaydedip plak haline getirmenin yolunu da bulmuşlardı, kalben bağlandıkları bu müziğin önüne çıkan her engeli devirmesini biliyorlar, çareleri adeta yoktan var ediyorlardı. Bir çok Swing Kids için ise sadece radyo dinlemek ve plak çalmak da yeterli değildi. Klarnet, saksofon, trompet, trombon, davul, piyano; açıkçası hangi enstrüman varsa, onları bir araya getirdiklerinde hemen gruplarını kuruyor ve kendilerinden geçene dek swing yapıyorlardı.

 

Swing Kids’in genellikle politikayla pek ilgisi yoktu. Genç yaşlarına bakılacak olursa, belki henüz ilgilenecek olgunlukta bile değildiler. En hoşlarına giden şey, davranışları, giyimleri, müzikleri, danslarıyla çevresindekileri şaşırtmak, onlarla dalga geçmekti. Batı demokrasilerine olan hayranlıkları ise politik açıdan değildi, Amerika ve İngiltere onlar için swing sevenlerin cennetiydi sadece. Nitekim savaştan sonra pek çok Swing Kid Amerika’ya göç etmeyi planlıyordu. Jazz afisiyonadoları ise, jazz’ı sadece eğlenceli bir müzik olarak algıladıkları için bu çocuklara hep yukardan baktılar, onları pek ciddiye almadılar. Ama onlar kendilerini yeterince ciddiye alıyorlardı besbelli. Bu müziği dinleme özgürlüklerinden vazgeçmektense toplama kamplarına gitmeyi hatta ölümü bile göze alacak kadar. Hedonistik yaşamları süresince çevrelerindeki insanların dramını görmezden geldiler, yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesi, gaz odalarında öldürülmeleri pek umurlarında değildi, ama gelin görün ki, aralarından bir kısmı sonunda bu pek de önemsemedikleri azınlıkların kaderini paylaşmak durumunda kalacaktı! Swing Kids’le başa çıkamayan hükümet sonunda çareyi Ocak 1942’de onları da toplama kamplarına göndermekte bulmuştu! Çok ağır koşullar altında uzun saatler aç susuz çalıştırılan bu gençlerden daha inatçı olanlar ve yaşı 20’yi bulanlar ise politik suçlu olarak kabul edilip, bu kamplarda en ağır cezalara çarptırılacak ve mahkum edilen Swing Kid’lerin sadece yüzde beşi esaretten kurtulup hayatlarına geri dönme şansını elde edebilecekti.

 

Başta sorduğumuz soruya geri dönersek; jazz müziğine “isyankar, özgürlükçü” niteliğini kazandıranların başında –jazz’ın yapısal özelliği ve müzisyenlerinin yanısıra-, tarih boyunca bu müziği, devrimlerinin, özgürlük savaşlarının, kısacası toplumsal mücadelelerinin bir parçası yaparak, onu dar anlamından çıkartıp, önemli değerler katarak zenginleştiren, yükselten jazz severlerin payı çok büyüktü elbette. Ama ya Swing Kids? Anlaşılan müzik tarihinde bu sefer farklı bir şey olmuştu: jazz ilk kez çarpık düzene karşı isyan etmek için bir aracı olmuyor, tam tersine hayattaki tek emelleri ne pahasına olursa olsun, swing dinleyebilmek, swing’le dans edebilmek olan bir grup apolitik gencecik Alman sayesinde, jazz,  tarihinde ilk kez isyanın bizzat kendisi, çıkış nedeni oluyordu!


 

[1] Hitler Gençliği; Nazilerin 10 ila 18 yaş arasındaki erkek çocukları “ideal bir Alman yurttaşı” olarak yetiştirmeyi amaçladıkları bir organizasyon. Her biri jurnalci küçük bir diktatör olarak yetiştirilen Hitler Gençleri süreleri dolup da burdan ayrılana kadar şort giymeye ve saçlarını kısacık kesmeye mecbur tutulurlardı.

[2] Alman hükümeti Amerika’yı plütokrat bir ulus olarak görüyordu.

anasayfa