Esbjörn Svensson Grubu ile beraber ççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççççç

Son yıllardaki favorilerimden biri olan İsveçli grup Esbjörn Svensson Trio’nun (E.S.T) İstanbul Jazz Festivali kapsamında Cemal Reşit Rey’de bir konser vereceğini duyunca, üçlüyle bir röportaj yapmak için başvurmuştum. Konser günü grubun röportaj teklifimi kabul ettiğini öğrendim. Öncelikle diğer müzisyenlerde görmeye pek alışmadığım kibarlıkları dikkatimi çekti; röportaj saatini bile belirlerken, bana uyup uymadığını sordular. Edindiğim bu olumlu ilk intiba, onlarla bir araya gelince daha da pekişti. Son derece kaprissiz ve arkadaşça bir tavırla, ben röportajı bitirene kadar -daha doğrusu görevliler bizi ordan çıkarana kadar- soruların hiç birini geçiştirmeden, üzerinde düşünerek cevapladılar.

Kaldı ki bu röportaj yorucu bir konserin hemen ardından gerçekleşiyordu ama yüzlerinde yorgunluk değil, -kendilerinin de bizzat ifade ettiği gibi- röportajları Türk basınında yayımlanacak diye bir sevinç vardı.E.S.T, bilindiği üzere, piyanoda Esbjörn Svensson, basta Dan Berglund ve davulda Magnus Öström’den oluşuyor. Genelde besteleri grubun lideri piyanist Esbjörn Svensson yapıyor. Yarım saatlik sohbetimiz esnasında Esbjörn Svensson’un Dan ve Magnus’a göre hem kendini çok daha iyi ifade eden, hem daha açık yürekli biri olduğunu tespit ettim, bir de -belki onun kadar iyi İngilizce bilmediklerindendir ama- ikisi de Esbjörn’e göre daha suskundular.

Bu röportaj Temmuz ayında yapılmıştı. Yeni albümleri “7 Days of Falling” ise, iki ay sonra Eylül sonunda piyasaya çıkacaktı. Albümden bazı parçaları o konserde de çaldılar. Bu yeni parçalar, artık alışageldiğimiz ama dinlemekten asla sıkılmadığımız E.S.T soundu’nun bir devamıydı.

Röportajıma üçlüyü “Strange Place for Snow “ isimli albümlerinin Britanya’nın saygın jazz dergisi Jazzwise tarafından ‘2002’nin en iyi üçüncü jazz albümü’ seçilmesinden dolayı kutlayarak başladım. İnanması zor ama bundan haberleri yoktu. Bu yüzden tebriğimi coşkuyla karşılamaları benim için büyük sürpriz oldu. Sevinç içinde birbirlerine seslenerek (Esbjörn benle sohbet ederken, o esnada diğer ikisi sahne arkasında enstrümanlarını topluyorlardı) bu müjdeyi paylaştılar.

Gruba ilk sorumu daha evvel yapmış olduğum bir Gonzalo Rubalcaba röportajına gönderme yaparak yönelttim: 10 yıllık beraberlikleri süresince trio nasıl bir gelişim göstermişti, nasıl bir yol almışlardı, 10 yıl öncesine göre kendilerini nerde görüyorlardı?

Magnus, “Biz hep aynı kaldık” derken, Esbjörn grupta herkesin değiştiğini ifade etti. Hatta bir albümden hemen sonrakine geçen zamanda bile hepsinin kişiliklerinin geliştiğini ama en büyük adımı ilk kez yapımını da üstlendikleri ilk albümleri olan “Gagarin’s Point of View’ da attıklarını söyledi. Çünkü o aşamada artık değişik soundlar da kullanmaya başlamışlardı ve özellikle Magnus’un soundu ilk defa o albümde iyice netleşmişti Esbjörn’e göre.

Esbjörn’e “Ya siz?” diye sorduğumda,“İnsanın kendi hakkında konuşması zor. Ama bildiğim bir şey varsa o da artık daha iyi bir dinleyici olduğumdur.” diye cevap verdi. “10 yıl önce dikkatim daha çok kendimdeydi. Şimdi ise kendi fikirlerimi dinlemekten uzaklaşıp, grup arkadaşlarımı bu işin bir parçası haline getirmeyi daha iyi becerebiliyorum galiba.” Bu cevabın üzerine basçı Dan “İtiraf ediyorum, ben de çok değiştim” derken, başta “Ben değişmedim” diyen davulcu Magnus bu sefer susmayı yeğliyordu.

Burda yine Gonzalo Rubalcaba röportajına geri dönerek, onun ilk yıllarında sürekli olarak kendini kanıtlamaya, virtüözitesini, tekniğini sergilemeye çalıştığını anlattığından bahsettim. “Ama şimdi” demişti “o noktadan çok uzaklardayım, eskisine göre notalar arasında çok daha fazla nefes alıyor ve aldırtıyorum. Çalarken artık sadece kalbimi dinliyorum, kimselere bir şey kanıtlamak zorunda hissetmiyorum kendimi.” Buna benzer bir evrimden geçip geçmediklerini sordum üçlüye.

Sözü yine davulcu Magnus aldı ve hiç bir zaman böyle hissetmediğini, başkalarına tekniğini göstermeyi düşünmediğini söylerken, adeta Rubalcaba’yı kınayan bir yüz ifadesiyle “Bu müzik yapmak değildir çünkü. önemli olan grup ‘soundu’dur ve diğer müzisyenlere katkıda bulunmaktır ve bunun teknikle bir alakası yoktur.” dedi.. Ama şakacı bir şekilde eklemeyi de ihmal etmedi: “Benim de Dave Weckl gibi bir tekniğim olsa, belki ben de şov yapardım... bilemiyorum.” Tam basçı Dan, Magnus’a hak vermek için söz alacakken -veya en azından bende böyle bir intiba bırakmışken- Esbjörn açık yüreklilikle lafa karıştı: “Sizlere katılıyorum ama itiraf etmeliyim ben de eskiden Rubalcaba’nın bahsettiği sorunu yaşadım. Grup sound’u önemliydi elbette ama onu iyi bir teknikle süslemek ve de bunu seyircilere göstermek her zaman hoşuma giderdi..” O ana kadar sessiz duran Dan da Esbjörn’ün bu sözlerinden kuvvet alarak” Evet” dedi, “..bende de öyle” ! itiraf ediyorum işte! 
Bu soundu’nuzu oluştururken, en çok hangi müzisyenler sizi etkiledi?” soruma önce üçü de gülerek “Herkes” diye cevap verdi. “İyi de, en önemlileri kimler?” diye ısrar edip, önlerine başlangıç olarak Keith Jarrett gibi garanti bir ismi atınca, etkilendikleri müzisyenlerin isimlerini peşpeşe sıraladılar.
Esbjörn heyecanla “Elbette, kesinlikle Keith Jarrett.” diye sözü aldı, “Ama aynı zamanda da Brad Mehldau. Aslında piyano tarihini düşünürsek o kadar çok isim var ki..bir de etkilendiğim isimler sound ve timing (zaman ölçüsü) olarak birbirlerinden ayrılıyorlar diye ekledi.
“Diyelim ki sound..sound olarak öncelikle kimden etkilendiniz?” diye soruyu açınca, cevabı hiç düşünmeden Brad Mehldau oldu. Esbjörn Svensson’un bu bana göre son derece yerinde Mehldau hayranlığı röportaj içinde birden fazla kez karşıma çıkacaktı.
Esbjörn Svensson, klasik müziği ve klasik müzik piyanistlerini de çok dinlediğini ve Glenn Gould‘un da müthiş bir sound’u olduğunu ekledi ardından. Keith Jarrett’ın da soundu nefisti tabi ve Chick Corea’nın perküsif vuruşları da.. Herbie Hancock, Monk, Teddy Wilson da..sonuçta hepsinden etkilendiğini ve aralarında bir yerde de kendi sound’unu bulmaya çalıştığını söyledi.

O günkü konsere “7 Days of Falling” isimli bir parça ile başlamışlardı. Hem parçanın hüzünlü meIodisi hem de ismindeki “falling” fiilinin bende “bir şehrin düşüşü” nü anımsatmasından, bu parçanın kısa sürede düşen Bağdat ve genelinde Irak savaşı için bestelenmiş olduğu duygusuna kapılmıştım...yoksa bir ilgisi yok muydu?
Esbjörn adeta bunun böyle olmamasından dolayı üzüldüğünü ima eden bir ses tonuyla “Yoo..” dedi, “bir ilgisi yok. bu parçanın ismini koyan Magnus ve hepimize göre bunun anlamı farklı. Bence ‘7 Days of Falling’ aslında hep yapmaya çalıştığımız bir şeydir: sahneye çık ve serbestçe çal..kendini bırak..kontrollü olma.. bakalım ortaya ne çıkacak!”...Bunu yazarken tek farkında olduğum Dan ve Magnus’tu sadece. Çünkü bu trioyu düşünerek yazmış olduğum bir parçaydı.”
Bu röportajdan sonra, Jazzwise Dergisi’ndeki bir yazıda, aslında bu albümün isminin grubun üç elemanı için gerçekten de bambaşka anlamlar taşıdığını öğrenecektim: Magnus için bu, ‘serbest düşüş’, ‘kontrolü bırakma’ anlamına gelebileceği gibi, ‘aşık olmak’ (fall in love) manasını da taşıyabiliyordu. Bu arada aynı kelimeler, grubun basçısında tam ters bir etki yaratabiliyor ve Dan “Bu isim bana ‘ayrılma’ ‘boşanma’ (fall out of love) hissini veriyor” diyebiliyordu.

Parçalarından birinin (Serenade for the Renegade) hikayesini okuduğumdan bahsettim onlara: Magnus parçaya bu ismi verene dek “Radiohead melodisi” gibi bir geçici isim koymuşlar. Radiohead’in grup için önemli esin kaynaklarından biri olup olmadığını sordum. Magnus : “Evet” dedi. “Hem de çok önemli bir esin kaynağı.” ve hemen hergün Radiohead dinlediğini söyledi. “Peki başka kimleri dinliyorsunuz, özellikle yeni isimlerden?” diye sorunca da isimler sıralanmaya başladı:
Magnus, özellikle Pearl Jam, Björk, Wilco tarzı rock müziği dinliyor, bunun yanında Deep Purple, Black Sabbath gibi 70’li yılların rock gruplarına olduğu kadar; klasik müzik, özellikle romantik dönem bestecilerine de kulak veriyor.. O kadar Chopin dinlemiyor belki ama, Ravel, Debussy, Dvorjak, Beethoven favorileri arasında ve Esbjörn hınzırca bir ekleme yapıyor onun bu listesine: bir de tabi Esbjörn Svensson!

Basçı Dan da epeyce gitar dinlediğinden bahsetti.. Bill Frisell, Blues’cu Kelly Joe Phelps, Jimi Hendrix... “Ya Pat Metheny?”..diye hatırlattığımda, onu da beğendiğini ama Metheny’nin daha çok eski dönem albümlerini dinlediğinden bahsetti. O sıralarda yeni piyasaya çıkmış olan solo albümü “One Quiet Night”ı da çok beğendiğini eklemeyi unutmadı. Dinledikleri arasında bir tek basçı ismi bile vermemesini kendi bile garip bularak, “Neden hep gitaristleri dinliyorum, açıkçası ben de bilmiyorum, belki de karımın klasik gitar çalmasındandır” diye bir açıklama yapma gereğini hissetti.
E.S.T ile söyleşimize, Amerika ve Avrupa jazz’ı arasında bir fark olduğunu düşündüğümü ve -kendileri de dahil olmak üzere- Avrupalılar’ın bu müziğe ne gibi bir katkıda bulunduklarını, jazz’ı nereye götürdüklerini sordum.
Esbjörn, sanırım bu sorudan, -hiç de öyle bir niyetim olmamasına rağmen- benim Avrupa jazz’ını Amerikan jazz’ına tercih ediyor olduğumu çıkardı ve “Sizinle aynı fikirde olduğumdan emin değilim,” diye söze başladı, ve “tamam, Amerika’da eskilere dayanan jazz geleneğini ihtimamla sürdüren, ‘su katılmamış jazz müzisyenleri’ gibi davranan bir çok müzisyen var belki” diye devam ederken, “Wynton Marsalis gibilerini mi kastediyorsunuz” diye araya girince, “Evet onlardan bahsediyorum” dedi, bu ‘Revivalist’ yani “yeniden canlandırma” hareketinin 10-15 yıl önce başladığını hatırlattı. “Ama ondan önce Amerika’da bir çok harika grup çok önemli işler yapmışlardı, bunu da unutmayalım” diyerek, Keith Jarret’ın trio’sundan ve piyanistin özellikle Charlie Haden, Paul Motian, Dewey Redman’dan oluşan quartet’lerinden, içinde folk, gospel ve rock müziğinin de olduğu ve onlara zamanında epey ilham veren yenilikçi müziklerinden, Miles Davis’ten, Weather Report’tan bahsetti. Esbjörn, Amerika’da şimdi de bu tarz yeni şeyler deneyen pek çok müzisyen olduğunu düşündüğünü, ama bir çok müzisyenin de bir dönem bu “Revivalist” akımdan etkilendiklerini ve bunu kolay kolay atlatamadıklarını vurguladı. “Avrupa’ya dönersek, biz zaten farklı müzikal fikirleri (mesela, folk müziğini jazz’la harmanlamak gibi) hep uygulardık” dedi.
“Doğaçlama da zaten Avrupa’da eskiden beri vurgulanmıştır değil mi” diye konuyu açınca, Esbjörn “Elbette.. Avrupa Klasik Müzik Geleneği’nde tüm büyük besteciler doğaçlamaya önem vermişlerdir.” dedi.




Anasayfa