Pera Palas'taki röportajdan sonra Bad Plus'la birlikte - Temmuz 2004
 

Tek başına bir albüm jazz’a yeniden ilgi duyulmasını sağlayabilir mi?

Basta Reid Anderson, davulda David King ve piyanoda Ethan Iverson’dan oluşan The Bad Plus  grubu resmi olarak bir araya geleli 4.5 sene oldu ve her seneye de bir albüm düştü. 2001 yılında Fresh Sound’dan çıkardıkları ve grubun ismini taşıyan ilk albümlerinden sonra artık baskısı tükenmiş olan 2002 yılı ürünü “Authorized Bootleg” i (=Resmi Korsan Baskı) kaydettiler.

   
 

Ama onları çok daha büyük bir kitleye tanıtan albümleri “These Are The Vistas” daha geçen sene piyasaya çıktı. “These Are The Vistas”, grubun Columbia gibi büyük bir plak şirketinden çıkardıkları ilk albüm olması ve müziğiyle de eleştirmenleri de iki kutba ayırması açısından da önem taşıyor. İkinci ve son albümleri “Give” in çıkmasıyla birlikte, grup dünyanın çeşitli ülkelerinden de konser, turne ve festival teklifleri alarak ününü uluslararası alanda da yaymaya başladı. The Bad Plus geçtiğimiz yaz İstanbul Jazz Festivali kapsamında da İstanbul’a gelip Babylon’da bir konser verdi. Kaldıkları Pera Palas Oteli’nde, bu konserden bir kaç saat önce ben de kendileriyle sohbet etme fırsatını buldum.

Kendilerinin de vurguladıkları gibi birbirlerine hiç benzemeyen üç kişilikle karşılaştım: David King, en az davulu kadar yüksek sesli, konuşkan biri. Ama grubun da en neşelisi ve sempatiği. Cevaplara ilk atlayan ve bir türlü de bırakmayan hep o oluyor. Piyanist Ethan Iverson,  belli ki grubun entellektüeli. Verdiği cevaplarıyla kıvrak zekası da kendini hemen belli ediyor. Basçı Reid Anderson ise az ama öz konuşuyor. Grubun tartışmasız en zarif üyesi. Her iki ortağının çoğu zaman dağınık bir biçimde havada kalan cevaplarını toparlamak hep ona düşüyor. Ama  bu sanki onun doğal bir görevi. Konuşurken kendinden emin gülümsüyor, sahnede de öyle ama bu sefer gözleri kapalı, kendinden geçmiş bir durumda, hakkında okuduğum “kızların gözdesi” nitelendirmesini adeta pekiştiren bir havada.

 

Yazımın başlığı “Bir albüm tek başına jazz’a yeniden ilgi duyulmasını sağlayabilir mi ?” Esquire Dergisi’nin[1] 2003 Mart’ında müzik köşesinde okurlara sorduğu soruydu. Yazar, “Hem de nasıl!”  dercesine The Bad Plus’ın o sırada yeni çıkmış albümü “These Are The Vistas” ı öve öve bitiremiyordu makalesinde. Grubun bu iddialı yazı hakkında ne düşündüklerini merak etmiştim. Ayrıca, belki de bu yazıydı daha sonra üçlü hakkında çıkan ateşli tartışmaları tetikleyen.

İlk konuşan basçı Reid Anderson oldu:“Böyle bir yorumun ortamı ateşleyici olduğu söylenebilir ve bazılarına saldırgan bir cümle gibi gelebilir ama bu, bizim için, hakkımızda çıkan iyi bir yazıdır. Biz birşeylerin kurtarıcısı olduğumuz veya jazz’ı yeniden dinlenebilir kıldığımız iddiasında değiliz. Bizim yaptığımız, istediğimiz gibi müziğimizi çalmak. Sonuçta bir çok kişi müziğimize olumlu yaklaşıyorsa ne mutlu bize.”

Davulcu David King sözü burdan alarak Esquire Dergisi’nin jazz’dan ne kadar kopuk olduğunu zarifçe ima etti: “Aslında bu, insanların belli bir bölümünün doğaçlama müzikten ne kadar uzakta olduğunu da gösteriyor. Günümüzde pek çok iyi jazz müzisyeni olduğunu da unutmamak lazım tabi. Ama kimsenin de, bazıları böyle hissediyor diye onları suçlamaya hakkı yok. Öte yandan biz de bu konuda amiral gemisi olacağız diye yola çıkmadık!”

 

Son zamanlarda The Bad Plus kadar, hakkında bu denli konuşulan ve yazılan başka bir jazz grubu bilmiyorum, hem jazz medyasında, hem de jazz’la alakası olmayan diğer basın yayın organlarında. Çünkü ortada tam bir ikilik var: Bir grup insan müziklerinden nefret ederken, diğer bir grup ise bayılıyor. Dolayısıyla birileri üçlüyü göklere çıkarınca, diğerleri de “yahu, durun, daha neler?” demek zorunda hissediyor belli ki ve haklarındaki dosya kabardıkça kabarıyor.

“Biri benim için ilerde hakkında tartışılacak bir tip olacağımı söyleseydi, hayret ederdim. Aslında tartışılan biri olmak bence övgülerin en büyüğü, en gurur okşayanıdır. Ve biz de bir şekilde tartışılır hale geldik işte! Çok fazla insanın başına gelmez bu!”  diye değişik bir açıdan ele alıyor konuyu piyanist Ethan Iverson.

Size “isyankar üçlü” diyorlar diye hatırlatınca da David King ekliyor: “Öyle ya da böyle, -beğensinler, beğenmesinler-  müziğimize pek kimse kayıtsız kalamıyor. Ama her iki kutupta da bizi aşan ve ortada tartışılandan sanki daha öte bir şeyler var. Ama  biz olan bitenden memnunuz.”

“Ne yazıldıysa iyi ki yazıldı” olgunluğundaki yaklaşımları çok inandırıcı gelmediği ve haklarında yapılan –örneğin; davulun sürekli olarak ön planda ve çok gürültülü olması gibi-, bazı eleştirileri geçerli bulduğum için soruma devam ettim: “Fakat eleştirmenler de öylesine tutkulu ve yoğun bir biçimde bu konuya asıldılar ki..Mesela JazzTimes Dergisi’nin yazarı Bill Milkowski! Amerika’nın en saygın jazz dergilerinin birinin en önemli yazarlarından biri, sizin hakkınızda epeyce ağır bir yazı döşendi ve şu başlığı attı: “Ben bu yazıyı The Bad Plus’ı övmek değil, gömmek için yazıyorum!” O ana kadar sakin bir şekilde geçen röportajın, sinirli kahkahalar, alaycı esprilerle birdenbire tansiyonu arttı.

-  O da kim?

- Eee tabi, Bill arkadaşımızdır.

- Evet bu doğru. O bize çok kızmıştı. Çünkü Ethan’la öğle yemeğine çıkmak istiyordu.            Ama Ethan randevuları durmadan iptal ediyordu!

- Yalan değil! Çünkü o sıralarda başka jazz dergilerinin yazarlarından da teklif alıyordum ve  Bill’e ayıracak vaktim yoktu. Sadece unuttum yani, kötü niyet hiç olmadı!

- Bu tamamen Ethan’ın hatası. Yoksa o bizi çok sever!

- Kendini ifade etmekte zorlanan biri aslında. Başka bir şey değil.

 

Belliydi ki “Ne yazıldıysa iyi ki yazılMAmıştı!”

 

Eleştirilerin bazıları da laf ola beri gele eleştirilerdi. Mesela rock cover’ları çalmaları hakkındaki. Ne de olsa cover çalmak jazz’ın bir geleneği sayılır. Standartlardan bahsedip gerilere gitmeye de gerek yok. Brad Mehldau’nun , Esbjörn Svensson Trio’nun da rock parçalarını yorumladıklarını biliyoruz.  

Belli ki bu konuda dertliler. Hemen üçü de niye rock cover’ları çaldıklarına dair değişik açılardan haklı argümanlar getiriyor. Sözü ilk olarak  Reid Anderson alıyor: “Biz Dave’le rock müzik dinleyerek büyüdük. Bizi müzik yapmağa teşvik eden rock müzikti, bu müzik bizim bir parçamız. Jazz dünyasında ise statükoya doğru giden bir kutup var gibi gözüküyor ve adeta herşey bu formata uymak zorunda sanki. Biz ise müziği kendi tarzımızda çalmak konusunda çok duyarlıyız. Bunu bestelerimizde duyabilirsiniz. Ayrıca düzenlemelerimiz de pek jazz müziği gibi değil. Aslında yaptığımız kendimiz gibi olmak. Öte yandan, rock müzisyeni gibi de olmak istemiyoruz, değiliz zaten. Jazz’la buluştuğumuz alanı ise ‘doğaçlama müzik’ olarak tanımlayabiliriz.”  David King  ekliyor, “Bizim rock cover’larımızı diğerlerinden stil olarak ayıran önemli noktalardan biri belki de bizim aslında bir zamanlar profesyonel rock müzisyenleri olmamız. Ben ve Reid rock gruplarında çaldık. Dolayısıyla belki bizim coverlar’ımız daha gerçekçi ‘sound ediyordur’. Tek yaptığımız bunları jazz parçaları haline getirmek değil, çalarken kendi sistemimizden de geçiriyoruz. Bu bizi diğerlerinden farklı kılan şey, daha iyi yapan şey demek istemiyorum elbette.”  Müzik ağırlıklı başlayan bu tartışma, Ethan Iverson’ın getirdiği değişik bakış açısıyla paraya bağlanıyor: “Sanırım hakkımızda çıkan anlaşmazlıkların kökeni ekonomik. Biliyorsunuz insanlar genelde rock’ın jazz’dan daha fazla para getirdiğini düşünür ki bu doğrudur. Bizim de, jazz’ın tüm kazancını cebimize indirdiğimizi düşünüyorlar ki bu da yanlıştır! Zaten jazz’ın tarihine bakmak yeterli; jazz ekonomik olarak karlı bir müzik değildir. Tamam, biz Columbia Plak Şirketi’nden çıkardığımız albümleri iyi sattık ama yine de şirketin kahve faturasını bile karşılayamamışızdır. Yani sonuçta doğaçlama müzik işte...”  ve pek çok müzisyen gibi anlaşılmadıklarından dem vuruyorlar: “Rock müzik basınında yer aldığımız için insanlar bizim rock müzisyenlerinin popülaritesinde  olduğumuzu düşünüyorlar ama aslında biz progresif, avangard ve ticari olmayan bir müzik yapıyoruz. Bu durumu, bizi dinlediklerinde anlıyorlar, okudukları zaman değil. Bizi Rolling Stones falan zannediyorlar ama sonuçta biz jakuzili bir limuzinde gezen bir rock grubu değiliz. Aslında hakkımızda olumsuz şeyler yazan pek çok insan grubumuzu bir kere bile dinlemeye gelmemiştir.”

 

“Popüler değiliz” diyorlar. Belki sıkı bir rock grubu kadar değil ama jazz standartlarında pek çok grubun gıpta edeceği bir noktadalar. (Her ne kadar ‘yaptığımız tam jazz olarak nitelendirilemez’ deseler de, jazz dergilerinde yer alıyorlar, albümleri jazz listelerinde değerlendiriliyor ve en prestijli jazz kulüplerinde çalıyorlar.) Bir kaç yıl önce New York’ta bir hafta boyunca Village Vanguard kulübünde verdikleri konserin bir gecesine bile bilet bulamazken, Dave Holland, Cassandra Wilson gibi pek çok ünlü jazz’cının çaldığı diğer prestijli kulüplerde rahatlıkla o geceki konsere bile yer bulabildiğimden bahsettim. Ethan, Village Vanguard’ın sınırlı kapasitesinin buna yol açtığını anlatırken, Reid Anderson zarif bir şekilde konuyu kapadı: Dediğinizi anlıyorum!”

Konu cover’lara gelmişken, - repertuarlarının üçte biri- cover çalmak ile orijinal beste çalmak arasında ne gibi bir fark olduğunu,  cover’lara farklı yaklaşıp yaklaşmadıklarını sordum. David King cevapladı: “Hem evet hem hayır. Cover’ların da orijinallerimiz gibi kendi küçük  dünyaları var. Gözle görülür belli bir kriter var uyulması gereken. Öncelikle bir cover’ı kendi bestemiz gibi çalabileceğimizi hissetmemiz lazım. Aynı zamanda da tanınmaz bir hale de gelmemesi lazım parçanın. Bu enstrümantasyonla cover’ları melodi ve armoni olarak yeniden ele almak biz doğaçlamacılar için de çok ilginç.”

Ayrıca bazı coverlar da o kadar güzel oluyor ki orijinallerinden daha çok beğeniliyor. Benim ilk aklıma gelenler, Brad Mehldau’nun Radiohead’den yorumladığı “Exit Music For A Film”  veya John Coltrane’den “My Favorite Things” mesela ve bu listeyi de uzatabilirim rahatlıkla. Yorumladıkları bazı rock parçalarını iyi bir rock sever olmayı beceremediğim için tanımıyordum. İlk defa cover’ları sayesinde dinlemiş olduğumdan bahsettim. Bizim de aslında nihai hedefimiz bu. Onları kendi müziğimiz yapmak. Kendi kompozisyonlarımıza nasıl yaklaşıyorsak cover’lara da öyle yaklaşıyoruz. Ayrıca çok popüler olmuş parçalar da seçmiyoruz cover olarak. Pixies veya Aphex Twin’den seçiyoruz mesela ve bunlar da çok bilinen parçalar değil.” dedi David King.

Belki ama, çaldıkları Abba parçalarını saymazlarsa herhalde! Belli ki Ethan Iverson bu yoruma hafif içerledi:“Aslında Ornette Coleman’ın “Street Woman”ı çok tutmuş bir radyo hitiydi. O sıralarda radyoyu açtığın zaman bundan başka bir şey çalmazlardı!”

Peki, cover yaptıkları parçalarda ilk sırada aradıkları kriter popülerlik değil, anlaşılmıştır!

 

Her ne kadar karşılıklı olarak, kategorileştirmeye ne kadar karşı olduğumuzu söylesek de konu kendiliğinden yaptıkları müziğin tarifine geliyor. Ethan Iverson diğer ikisi gibi yaptıklarıyla çok gurur duyuyor ve belli ki geleceğe umutla bakıyor: Jazz arenasının oyuncularıyız diyebiliriz. Müziğimizin büyük bölümü daha eski jazz’lar gibi. Mesela Thelonius Monk Dörtlüsü’nü hatırlayacak olursak, bir “Thelonius Monk müziğinden” değil de, daha çok “Thelonius Monk deneyiminden” konuşulur. Biz de böyle bir şey yapmak istiyoruz; bizi merak edenler için müziğimizle bir deneyim olabilmek istiyoruz, hem eğiten, hem eğlendiren, hem de şaşırtan..

Reid başını sallayarak söylenenleri onaylarken, David King eklemeyi ihmal etmiyor: Biz bilinçli bir şekilde değişik müzik türlerini biraraya getirmiyoruz, kişiliklerimizi biraraya getiriyoruz.”

 

Konu sound’larından açılınca neler dinledikleri de gündeme geliyor elbette. Hepsi en başta jazz hayranı olduklarını söylüyor. Ama klasik müzik de, hip hop da dinliyorlar ve de sıkı bir rock geçmişleri var.

Grup dinamiğini anlatırken, her birinin güçlü kişilikleri olduğunu, birbirlerinden ayrı kendi kimliklerini geliştirdiklerinden bahsediyorlar. David King yine söze başlıyor: “Tam demokratik bir sistemimiz var. İlk defa biraraya gelip de çaldığımız zamanı hatırlıyorum da, iyi değildik ama daha o zamandan bağımsız kimliklerimizin geliştiği her halimizden belli oluyordu. Birimiz bile o gece orda kurallara göre çalmak üzere bulunmuyorduk. Bir bakıma çevresiyle pek uyum sağlayamayan üç kişinin bir araya gelmesi gibiydi.. bu durumu kendi kendime “çok garip” bulduğumu bile hatırlıyorum” diyor ve yine gururla devam ediyor: ”Çok güçlü üç kişiliğin keşiflere yelken açacağı o zamandan belliydi bence. The Bad Plus olarak bir araya geldiğimizde kendimizi garip bir ortamda bulduk. Yani bir yandan bu üçlünün bir arada olmaya çabalamasına değer bir şeyler olduğunu hissediyorduk, öte yandan da bir tuhaflık vardı.

 

The Bad Plus’ta bir lider yok.  Bunun tersi bir yapı da onlara göre, jazz’ın doğasına aykırı düşüyor. Bir nefes alıp devam ediyor David King:“Bizim lüksümüz sürekli birlikte çalan bir grup olmamız. Müziğe yeni başlıyorsan, yeni yeni konserler veriyorsan, burnunu enstrümanının içinden çıkarmadan işine konsantre olman anlaşılır bir şeydir. Ama işin sırrı, beraber çalışan bir ‘ensemble’ yaratmak. Geçmişe bakarsanız, etkin jazz grupları hep böyle birbirleriyle derin ilişkiler içinde bulunan müzisyenlerden oluşan gruplardır. Biz de geçmişin önemli jazz gruplarının bu geleneğini bir adım ileriye götürmek istiyoruz. İçimizden biri mesela bir nedenden konsere çıkamazsa,  konseri iptal ediyoruz, çalmıyoruz. Çünkü onun yerine bir başkası yok koyabileceğimiz. Sahnede “biz” yoksa müziğimiz de yok. Grup elemanlarının birbirine olan bu sadakati, bağlılığı sanırım dinleyicileri de etkiliyor. 1975’lerin Led Zeppelin’ini düşünün mesela. Eğer davulu başka biri çalıyorsa dinleyici olarak herhalde büyük hayal kırıklığına uğrardınız, değil mi? Şunu da söylemekte yarar var. Ben de bir dinleyiciyim sonuçta. Sadece sahnede müzik yapan biri olarak değil, bir dinleyici olarak teknik açıdan pek çok değerli jazz müzisyenlerini dinledim ve seyrettim sahnede. Bazılarında ortada duygu adına pek bir şey yoktu. Dinleyicilerle hiç iletişim kuramıyorlardı. Armoni, ritm, melodi gibi konularda  bilgili biri olmama rağmen o konserlerde benim için bile eksik olan birşeyler vardı. Sahnedeki nefes alışları paylaşamamıştım onlarla. Bahsettiğim, eksik olan şey elbette şovmenlik falan değil, ama “biz sayenizde burdayız” anlayışıyla dinleyicilerle beraber bir yolculuğa çıkmak”. Eksik olan işte buydu.”

 

Web sitelerinde (www.thebadplus.com)  okuduğum kadarıyla pek çok festivale katılıyor –Türkiye’deki konserinden hemen sonra Northsea Jazz Festivali’ne katılacaklardı- , ve değişik ülkelere turnelere gidiyorlar. Çok dolu bir programları var ama bundan şikayetçi değiller ve bir sürü ülkede tanınıp sevilmek onlara bir rüya gibi geliyor.

David King tanındıklarına şaşırdıklarını anlatıyor ve ağzımı arıyor: “Türkiye’de de tanırlarsa hayret ederiz ve çok şeref duyarız.”

 

The Bad Plus’ın müziği çok melodik ve genelde erişilebilir bir müzik. Halbuki eskiden bir ara epey müddet free jazz yapmışlar. Hatta bir keresinde tek bir dinleyici önünde konser vermek durumunda kaldıklarını okumuştum. O da tişört satan çocukmuş! Bu bana Rubalcaba’yla “Nocturne” albümünü çıkarmak üzere iken Charlie Haden’la yaptığım bir röportajı aklıma getiriyor. Son zamanlarda ne tip müziklere odaklandığını sorduğumda, senelerce kolektif doğaçlama yaptıktan sonra şimdi artık biraz da “basit melodi”yi, baladları yeniden keşfetmek istiyorum” demişti. Acaba arada bir bağlantı mı var diye merak ediyorum: “Sizin gibi free jazz yapan müzisyenler sonunda bir avuç insanın ilginç bulduğu bir müziği yapmaktan bunalıp, daha melodik şeylere mi yöneliyorlar zamanla?  Cevaplar muhtelif:

Ethan Iverson – “Bu dediğiniz çok değişik şekillerde olabilir. Mesela Charlie Haden Ornette Coleman albümlerinde de bence çok melodik çalıyordu. Ben elbette melodiye önem veriyorum. Ama aynı ölçüde müziğimin soyut, yoğun ve kapsamlı olmasına da önem veriyorum. Sanırım bu bir müzisyenden diğerine değişecektir.”

David King Biz birilerini cezbetmek, ilgisini çekmek için çalmıyoruz. Kıvamında bir sahne enerjisi ve deneyimini dinleyiciyle paylaşabilme fikriyle, müziği istediğin yere kadar götürebilirsin. Öte yandan çalarken burnun müziğin içine düşmüşse, sahnede pek bir enerji yoksa ve sen komplike bir müzik çalıyorsan ama çaldığın progresif cümleler dinleyici tarafından paylaşılmıyorsa, işte o zaman koparsın, kötü bir müze deneyimi gibi. Biz ise sahnede zaman zaman konuşarak ve dinleyicilerimizi izleyerek aslında onlarla bir diyalog içinde olmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de “acaba dinleyici daha basit bir melodi ister mi” diye bir düşünce içine girmiyoruz. Eğer basit bir melodi çalıyorsak, bunun nedeni o basit melodiyi çalmanın güzelliğini hissettiğimiz içindir, yoksa şuna veya buna erişebilmek için değil, karmaşık bir şey çalıyorsak da yine aynı şey, karmaşık bir şey çalmanın güzelliğini hissettiğimiz için çalıyoruz. Böyle yapmaya da devam edeceğiz. Çünkü biz “bu parça dinleyiciler için zor bir parça olabilir” gibi “baştan yenik” bir tutum içine girmeyi sevmiyoruz, insanların parçayı atonal olması veya başka bir nedenden dolayı anlamayabilecekleri düşüncesine karşıyız. Bizim açımızdan bu deneyim bir bütündür ve biz bunu olduğu gibi dinleyicilerimizle paylaşmak isteriz.”

Reid Anderson – Bir de şu var. Bir müziği kendi müziğiniz yapan bazı hususlar vardır; biz hem melodik şeyler çalmayı seviyoruz hem de free müzik yapmayı. Ne çalacağımızı ise içinde David’in dediği gibi bulunduğumuz an belirliyor, pozitif enerjiyle sadece müziğin kendisine ve bunun insanlara erişeceğine inanmak yetiyor. Günümüzde sofistike bir sanatla insanlara erişebilmek başlı başına bir meydan okuma. Ben komplike olmayan tonal müzik yaptıkları halde kimseye erişemeyen bir sürü müzisyen ismi sayabilirim. Konu bu değil çünkü.”

Pek  çok insan müziklerini bazı açılardan Avrupa’daki meslektaşlarına yakın buluyor, Esbjörn Svensson Trio gibi örneğin. Onların müziklerini tanıyıp tanımadıklarını soruyorum. Hakkında uzun uzun konuşacak kadar müziklerini tanımak bir yana, kendileriyle de tanışmışlar. Hatta bir keresinde sabahın beşinde koca bir otobüste havaalanına gidiyorlarmış, fark etmişler ki otobüste sadece altı kişi var, kendileri ve EST üçlüsü!

Sözü Ethan Iverson alıyor bu sefer: “Aslında kendimizi şanslı hissediyoruz çünkü Est Avrupa’da bizim yolumuzu açmış oldu, insanlar onlar sayesinde bu tarzı “hip” bulmaya başladılar. Bana sorarsanız, ben iki müzik arasında fazla benzerlik görmüyorum. Mesela bizi Amerika’da “Medeski Martin & Wood” üçlüsüyle de kıyaslıyorlar, onlarla da bence aramızda fazla bir benzerlik yok.”

David King aralarındaki en önemli farkın, bu iki grubun elektronik müzik yapmalarına karşın, kendilerinin tamamen akustik bir grup olmaları olduğunu söylüyor. Her iki grubun da bir çok akustik çalışması olduğunu hatırlatıyorum. Reid Anderson ise konuya değişik bir açıdan yaklaşıyor ve bu iki grupla kendilerinin buluştukları ortak noktaya işaret ediyor. Ona göre, bu isimlerin ikisi de tam bir grup havasındalar ve jazz’ın da böyle gruplara çok ihtiyacı var. Çünkü genelde jazz’da benmerkezci bir yaklaşım var. Bilmemne trio veya falanca quartet, yanlarına eşlikçi bir takım müzisyenleri de alıp müzik yapıyorlar. “Bence bu müziğe en çok zarar veren şeylerden biri. Eşlik edenler ne kadar iyi olursa olsunlar, bir grubun devamlı birbiriyle çalmaya alışmış havasıyla aynı şey değil çünkü.”  David King iki grup arasındaki başka bir farka dikkat çekiyor: “Onlar bir grup olarak sahneye çıkıp, beraberce ve sakince bir alana yayılırken, bizim aramızda bir rekabet hüküm sürüyor. “Hmm, sen şimdi bunu mu çaldın, ben sana gösteririm” gibi..

Ethan Iverson ekliyor: Demin müziğimizdeki rock etkilerinden bahsettik. Mesela bizim Dave gibi harika bir rock davulcumuz var. Biz de onlar bir “groove” tutturuyoruz ama çok nadir olarak uzun süre o noktada kalıyoruz.”

Reid Anderson konuyu toparlıyor: Hakikaten bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki, adeta bir şeyi keşfetmekte olduğumuzu hissediyoruz ve çaldığımız şey bizi rahat hissettirmeye başladığı anda ordan uzaklaşıyoruz”.

Bu konuda hemfikirim. The Bad Plus’ı dinlerken insan sürprizlerle karşılaşıyor, oysa

Est’nin müziği daha dingin ...

 

The Bad Plus’tan Amerika ve Avrupa jazz’ını kıyaslamalarını istiyorum. Farklı kulvarlarda mı ilerliyorlar? “Evet” diyor Ethan Iverson ve önemli bir noktaya parmak basıyor: “Bence sırf jazz için değil her müzik için ideal olan, içinde yaşadığınız çevreyle, ortamla  köprü kurabilmek. Ama nerde büyürseniz büyüyün, içinde yetiştiğiniz toplumla aranızda bir çeşit diyalog -veya bu ona karşı belki bir reaksiyon da olabilir- kurmak zorundasınız. Bu işin doğasında var. Bence Avrupa’da çok güçlü bir jazz ortamı var. Amerika’da da bu değişiyor mesela. Eskiden jazz denince akla New York gelirdi. Halbuki şimdi böyle değil artık. Aslında böyle de olmalı. Jazz her yerden gelmeli.”

Nerden gelmesi gerektiği tamam da, peki jazz nereye gidiyor acaba, başka kıtalara mı? David King’e göre hem başka kıtalara, hem de Amerika’nın diğer şehirlerine..ve ekliyor: “Avrupalı jazz gruplarının da kendilerini ifade etmekte kullandıkları özgün yaklaşım, esneklik benim hoşuma gidiyor doğrusu. Yıllar boyunca Amerikan jazz’ını dinlediler, ama bunun gölgesinde kalmadılar, kendilerine, yaşadıkları yerlere özgü müzikler yapmaya başladılar. Bu harika bir şey! Jazz’ı yaşatmanın tek yolu budur zaten. Ama umarım ki “Amerikan jazz’ı mı, bana ne..benim yaptığım jazz da işte bu” gibi reaksiyoner tavırlara çok fazla  rağbet etmezler. Dilerim ki ilerde doğaçlama çalan müzisyenlerden oluşan koca bir dünya toplumu oluşur.”

Geçen  sene İstanbul Jazz Festivali’ne geldiklerinde EST grubuyla bir röportaj yaptığımı ve onlara sevdikleri grupların ismini sorunca, saydıkları bir sürü tanıdık ismin yanısıra, David King’in de bir zamanlar yer aldığı “Happy Apple”dan bahsettiklerini söylüyorum. Meğer bir ara bu iki grup beraber sahneye çıkmışlar ve Esbjörn Svensson David King’e de bahsetmiş bundan. Reid Anderson, büyük ihtimalle Kasım’da yine beraber çalacaklarını söylüyor.

Sohbet bir ara Avrupalı jazz’cılar için Amerika’da turneye çıkmanın ne kadar zor olduğuna geliyor. “Halbuki,” diyorlar, “Amerikalı büyük isimlere Avrupa’nın kapıları  her zaman açık. Kaldı ki o büyük isimler Amerika’ya  geri döndüklerinde, konserlerinde  Avrupa’daki o büyük hayran kitlelerini katiyen bulamıyorlar.”

Zamanımız daralıyor. Gece ne çalacaklarını soruyorum.

Gülerek, “Türk milli marşıyla başlayacağız. Sonra Rod Stewart’tan “Young Turk” ve Dave’den (Brubeck) “Blue Rondo a la Turk” ü çalacağız ve ölçü ya hep 7 veya 9 vuruş olacak ve herkes sabaha kadar dansedecek. Şaka bir yana, sürprizlerle karşılaşacaksınız.” diye konuşmaya başlıyorlar sonra ciddileşip, “grubumuzda üç besteci var. O nedenle pek çok yeni parçamız var. Hatta daha hiç provasını bile yapmaya fırsat bulamadığımız yeni besteler...bunları da çalacağız!”

 

O gece Babylon tıklım tıklım. Belli ki İstanbul’daki müzik severler The Bad Plus’tan da haberdar. Bu nedenle grubun keyfi pek yerinde. Dedikleri gibi dinleyicilerle çok iyi bir iletişim kuruyorlar. Ethan Iverson neşeli, sürekli espri yapıyor. Salondan atılan laflar bile grup tarafından cevapsız bırakılmıyor –sarhoş bir şekilde sendeleye sendeleye gelseler de- Müziğe gelince...daha evvel de dediğim gibi keşke Kral davuluna böyle kuvvetli vurmasa!


 

[1] Yaklaşık 70 senedir Amerika’da  yayımlanmakta olan aylık bir erkek dergisi

anasayfa