|
|
![]() |
|||||||||||||||
![]() Woody Allen Carlyle Cafe'de |
New York’ta Jazz
Geçtiğimiz bayram haftasını (10 Şubat haftası) gözünüzün önüne getirin bir kere. Savaş çıktı çıkacak..hava buz gibi..İstanbul karlar altında..ve herkes son bir gayret kapağı bir haftalığına bir yerlere atmaya çalışıyor. Yurt dışını tercih edenlerin istikametleri ya kayak merkezleri ya da İtalya, Fransa gibi Avrupa’nın, Ortadoğu’da yaşanan kargaşaya nispeten uzak ve muhakkak daha emniyetli popüler ‘alışveriş’ merkezleri. Amerika, İngiltere, Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusundaki ülkeler ise yine malum nedenden ‘out’. Hele, Lale devrinin en baba ‘alışveriş’ merkezi New York tamamen ‘out’. Bayramdan bir gün önce burda terör alarmı seviyesi artırılarak “turuncuya” çıkarılmış ki bu eskiden sadece soğuk savaşın dondurucu ortamında çıkılmış olan bir zirve. Daha yüksek bir de ‘kırmızı’ var zaten. O da ‘savaş hali’ demek oluyor. Atatürk Havalimanı’nda biri Amerika diğeri İsrail olmak üzere sadece iki istikamet için alınmış özel emniyet tedbirleri de bu özel durumun ta Türkiye’den habercisi. Öte yandan New York’ta hava gündüzleri eksi 5 derece..geceleri daha da felaket. Hissedilen ‘sıcaklık’ (bence buna burda artık ‘soğukluk’ demek lazım) ise bunun iki katı dondurur nitelikte.
|
|||||||||||||||
|
Bu durumda tatil için New York’u tercih etmemenizi kimse garip karşılamaz, değil mi? Peki, ama ya o hafta jazz kulüplerinde en sevdiğiniz müzisyenlerin çalacağını biliyorsanız, bu durum kararınızı değiştirir mi, o zaman herşeyi göze alarak New York’a gitmeye değer mi? Hiç şüpheniz olmasın, ver elini New York! Tahmin ettiğimiz gibi New York bomboş. Turistlerden eser yok. Halkın paniği ise “görmemişin terör tehdidi” olmuş dedirten cinsten abartılı, hele gözlemciler bizim gibi terörün bağrından kopup gelmişlerse, durum traji-komik boyutlarda. İlgililer türlü medyaya çıkıp, müslümanların dini bayramlarını kutladığı ve tehditlerin zirveye çıktığı şu kritik günlerde ‘ille de gerekmiyorsa’ New York’luların evden çıkmamalarını, mümkünse yiyecek stoğu yapmalarını ve bekledikleri saldırının daha çok kimyasal olma ihtimali üzerinde durdukları için de evlerindeki pencere kapı pervazlarını bantla sıkı sıkıya kapamalarını tavsiye ediyorlar. Geceleri ise taksi şoförleri terör korkusundan geç vakitlerde çalışmak istemediklerinden, arabanız yoksa ulaşımın zaten zor olduğu bu şehirde iyiden iyiye olduğunuz yere kilitleniyorsunuz (Türk vatandaşları olarak terör konusunda her ne kadar ‘cool’ bir tavrımız var idiyse de, metroyu kullanmayı bizim bile bir an için aklımızdan geçirmediğimizi de itiraf etmeliyim!) Bir başka olumsuzluk ise o haftanın ‘Sevgililer Günü’nü içeriyor olması ve Amerika’nın abartılı pazarlama taktikleriyle bu günü adeta bir ‘hafta’ya çevirmesi. Pastanelerin önünde çikolata kuyrukları, çiçekçiler bir meşgul..pir meşgul..girdiğiniz ne dükkanı olursa olsun herşey kalpler içinde ve pespembe.. Anlayacağınız her yer yapış yapış Sevgililer Günü. Ama her olumsuzluğun beraberinde getirdiği bir olumlu yanı vardır. Nitekim terör korkusu mu var, boş sokaklar size kalmış, istediğiniz yöne istediğiniz gibi arşınlayabilirsiniz.. ‘Sevgililer Günü’ promosyonları nefes almanızı zorlaştıracak boyutlara mı gelmiş, boşverin, çünkü jazz kulüplerini bunca usta isimlerle buluşturan tam da bu kutlama, bu şenlik! İlk durağımız Iridium. Iridium New York’un kalbinde (Broadway ve 51. cadde) bir jazz kulübü..tarihi bir yer değil, henüz 10 seneyi doldurmamış bile. Ona rağmen ikinci yeri burası. Genelde en ‘in’ jazzcılar burda sahne alıyorlar artık. ‘Iridium’ ‘irite’ etmiştir beni başından beri. Geleneksel New York jazz kulüplerinde görmeye alışkın olduğumuz dekor -veya hadi dekorsuzluk diyelim-; salonun hemen hemen yarısını işgal eden sahnenin koyu kırmızı kalın kadifesinin içinde boğulmuş ışıklandırma, nerdeyse ‘kitsch’ diyebileceğimiz bir ambiyans yoktur bu kulüpte..Aydınlık sayılabilecek, metal ağırlıklı ‘retro’ dizaynı ve modern barıyla farklıdır bu kulüp. Klasik jazz kulüplerinin hamburger ve patates kızartmasından çok da ileriye gitmeyen menüleriyle kıyasladığınızda ise, Iridium zengin ötesi bir menüye sahiptir..Hani, canınız –olur ya- bir an için ‘sex-on the beach’ kokteyli çektiyse, çekinmeden sorun, bahse girerim, onun bile menüde bulunma ihtimali yüksektir! Sunduğu tüm bu ‘servis ve rahatlığın’ yanı sıra, turistlerin Mekke’si Broadway’in merkezinde olması Iridium’un masalarını dolduran önemli bir diğer faktör. Genelde gelen çoğu turist de Japonya’dan. Gerçi, bu sefer onlardan bile eser yok. Ama kulüp yine dolu. Çünkü muhteşem bir grup var sahnede: Scolohofo. İsim, (gruptaki dört müzisyenin soyadının ilk hecesi biraraya getirilerek ortaya çıkmış) yaratıcılığın sınırlarını zorlamış hatta germiş, ama ne gam, çünkü çalanlar muhteşem! Gitarda John Scofield, trompette Joe Lovano, basta Dave Holland ve davullarda Al Foster! Son albümleri “Oh!”nun tanıtımını yapmak için bir haftadır bu kulüpte her gece iki seans olmak üzere çalıyorlar ve edindiğim -ama katiyen şaşırmadığım- bilgiye göre de her seans en az o gece benim de bulunduğum seans kadar dolu. Fakat benim herşeye rağmen bir problemim var: Ustalıkları su götürmez dört müzisyen...Bu albümü çıkarmadan önce tam bir ay dünya turnesinde beraber çalmışlar... Bu da grup içindeki mükemmel uyumda kendini açıkça gösteriyor. Ama bir şey eksik yine de, belki ‘çok mainstream’, pek bir yenilik yok, veya parçalarda insanı kapıp götüren cazibe unsuru eksik...tam bilemiyorum... ‘Oh!’ gönlüme göre değil işte’!
Ama bir Woody Allen hayranıysanız, onu
yakından görmek istiyor ve klarnet çalışını merak ediyorsanız, siz de benim
gibi bir seferliğine gözünüzü karartabilirsiniz. Eddy Davis New Orleans Jazz
Band eşliğinde Allen’ın klarnetini dinlerken, müziği hobi olarak yapan biri
için hiç de fena çalmadığını düşündüm. Woody Allen, gördüğüm en çekingen
sanatçılardan biri. Ne çalarken ne de parça arası alkışlarında kimseciklerle
göz göze gelmemeye çalışıyor. Solo atarken kimi zaman -o da mecburen-
kaldırdığı başı, solo aralarında sadece yere dönük. Ama bunu anlamak mümkün,
çok sevimli ve tabi çok popüler olduğu için hemen herkes kulüpte onun için
toplanmış oluyor ve yine hemen herkes bir tek ona bakıp, bir tek ona alkış
tutuyor. Gruptaki diğer müzisyenlerin yerinde olmak hiç çekici değil
anlayacağınız. Woody Allen’ın bazı parçaları çalmadan önce yanında oturan
grup liderine o parçayı hangi tondan çaldıklarını hatırlatmasını istediğini,
kimi zaman bununla da yetinmeyip parça içindeki yarım sesli notaları
sorduğunu, işin içinden yine de çıkamazsa son çare olarak aynı tonda
çaldıkları başka bir parçanın ismini talep ettiğine bizzat şahit oldum!
Sadece ön sıraların duyabildiği tüm bu konuşmalar onu daha da
sevimlileştirdi gözümde.
İzleyicilerden biri ‘New Moon Daughter’
isimli albümünde muhteşem bir şekilde yorumladığı U2 hit’i “Love is
Blindness”i söylemesini istediğinde ‘Bu yeni bir grup, o parçayı çalışmadık,
söylemeyiz’ diyerek ne kendini ne de grubunu riske attı. Çakır keyiften de
öte bir halde sahneye çıkan Wilson, kendisi için serilmiş halıya basar
basmaz ayakkabılarını fırlatıp, o karanlık, nefis sesiyle hepimizi mest
etti. Bir elektrikli bas, bir akustik gitar ve perküsyon ağırlıklı bir ritm
section’dan oluşan grubu ve seçtiği blues ve pop/rock yorumlarıyla Wilson,
artık çok daha geniş kitlelere hitap eden popüler bir şarkıcı, jazz
vokalisti olarak onu sınıflandırmak giderek zorlaşıyor artık..ama öte yandan
kim sınıflandırma peşinde ki? Wilson’ın sesi son zamanlarda müzik dünyasında
duyduğumuz en ilginç, en özgün ses. Bu yetmez mi?
|
||||||||||||||||