| |
Bu soruların elbette cevapları var. Ama
onlara gelmeden önce, şunu itiraf etmeliyim:Vokalin, jazzda en tercih
ettiğim ‘enstrüman’ olmadığını hep söylesem de, özgün bir ‘sound’u olan,
kişilikli, yenilikçi şarkıcıların da tadına doyamıyorum! Örnek mi?
Yenilerden Cassandra Wilson..veya Patricia Barber..hatta Lisa Ekdahl…
Eskilerden Abbey Lincoln.. iyice geriye gidersek, Ella Fitzgerald…ve
tartışmasız Billie Holiday. Ama Monheit’ın sesi çok
tekdüze…şaşırtmıyor..hatta bıkkınlık veriyor.
Albümlerinde olsun veya gittiğim konserinde, seçtiği parçaların hemen hepsi
standartlar. Yeni hiçbir şey yok..Oysa, olması için pek çok neden var. Yeni
fikirler için, Wilson’ın son albümü ‘Belly Of The Sun’a veya Barber’ın yeni
albümü ‘Verse’e göz atması yeterli..aslında bunun ötesini de yapabilir.
Çünkü o bir ‘Manhattan Müzik Okulu’ kompozisyon bölümü mezunu.
Bu standartları da oldukça ‘standart’ seslendiriyor..farklı, ilginizi
uyandıracak, sizi kıpırdatacak bir yorum hatta yorumcuk bile yok. Bir tavrı
da yok sahnede..Tatlı tatlı şarkısını söylüyor..Böyle olunca ilginiz de
-erkek olmasanız bile- haliyle, sıkıntıdan, o çok bahsedilen, resmedilen
fiziğine kayıyor. Kaymasa da Monheit zorla kaydırtıyor. Bir eli mikrofonda,
diğer eli ise sık sık göğsü veya kalçasında genç vokalistin. Vamp olmadığı
her halinden belli aslında, ama ona oynuyor, belli ki o yönde tavsiyeler
almış. Küçük kahkahalarla bezediği parça arası konuşmaları, müzisyenlerle
arasında geçen gizemli bakışlar…fotoğraflarında gördüğümüz seksi halini
ispatlarcasına…fiziği bana Renoir tablolarındaki kadınları hatırlatıyor.
Jane Monheit, 1977 yılında Long
Island’da dünyaya gelmiş. Ailesinde hemen herkes müzisyen. Okulda klarinet
ve müzik teorisi eğitimi alıyor. Liseye geldiğinde okul piyeslerinin
vazgeçilmez baş oyuncusu oluyor. 17 yaşındayken New York’un saygın
‘Manhattan Müzik Okulu’nda ilk ciddi ses eğitimine başlarken, çeşitli
kabarelerde şarkı söyleyerek tecrübe kazanıyor. 1998 yılında, 20 yaşına
geldiğinde, hocası Peter Eldridge ona ‘Thelonius Monk Ses Yarışması’na
katılmasını tavsiye ediyor. Jüride Dee Dee Bridgewater, Dianne Reeves, Diana
Krall, Joe Williams gibi önemli isimlerin bulunduğu ve birincilik ödülünün o
zamanlar 64 yaşındaki kanser hastası Teri Thornton’a gittiği bu yarışmada
Monheit ikinci seçiliyor. Ondan sonrası ise gerçekten de her genç vokalistin
düşlerini süsler nitelikte gelişiyor: Ödül sonrası verilen kokteylde
‘N-Coded’ şirketinden Carl Griffin’le bir albüm anlaşması yapıyor ve Diana
Krall’u meşhur eden kadın olarak bilinen Mary Ann Topper’ı da menajeri
olarak kadrosuna dahil ediyor. Arkadan gelen iki albümü de gayet başarılı
bir satış grafiği çizerek ona inananları pişman etmiyor.
‘Evet, güzel ve pırıl pırıl bir ses …ama o kadar.. “yarının ‘jazz star’ı
olmanın gerekleri bu kadar basit mi artık? Monheit nasıl oluyor da bu kadar
kısa zamanda böylesine başarılı olabiliyor?’ sorusunu yukarda da sormuş ama
cevabı ertelemiştik.
Amerika’da başını trompetçi Wynton Marsalis’in çektiği ‘Mainstream jazz’ın
tekrar canlandırılması projesi çerçevesinde, Louis Armstrong, Duke
Ellington, Ella Fitzgerald, Billie Holiday, Miles Davis gibi isimlerin
albümleri yeniden piyasaya çıkıyor ve böylece bir jazz repertuarı
oluşturulmaya çaba sarfediliyor. Bu da, ellerinde eski müzisyenlerin dağ
gibi kayıtları bulunan büyük plak şirketlerinin işine geliyor; yeni
isimlerle macera peşinde koşmak yerine zaten kataloglarında bulunan büyük
müzisyenlerin kayıtlarını tazeleyip yeniden piyasaya sürmek..böylesi çok
daha emin ve risksiz bir yol elbette. Tam da bu ortam Jane Monheit gibilerin
ekmeğine yağ sürüyor. Monheit maceracı değil, sürpriz sevmiyor, gelenekten
kopmuyor, standartlara bayılıyor ve şimdilik başka bir şey denemeyi de
düşünmüyor.. (Bir söyleşisinde gülerek, 2 yaşındayken jazz söylemeye
başlayan biri olarak, ilk defa üniversiteye geçtiğinde, John Coltrane’i
dinlediğini itiraf ediyor.)…üstelik güzel..beyaz ..genç ve de Carl Griffin’e
göre Ella Fitzgerald’ı anımsatıyor..Eee daha fazlası can sağlığı artık!
Menajerinin de dehasıyla bir pazarlama paketi hazırlanıyor Monheit için ve
‘kadın/seks faktörü’ ağır basan bir tanıtımla jazz dinleyicilerine sunuluyor
genç vokalist.
Kendisi de bir zamanlar denemiş ama ‘mainstream’ olmayan tavrı ve
şarkıcılığı yüzünden jazz piyasasında pek ‘tutunamamış’ bir vokalist olan
Dominique Eade ‘Jane Monheit’ın başarısı zaten oldukça tutucu olan bu jazz
piyasasını daha da dar görüşlü bir hale getirdi maalesef. Çünkü elde ettiği
bu popülarite, piyasada bir yer edinmek için çırpınan genç vokalistler için
onu bir ‘rol modeli’ haline getiriyor. Bu da jazz müziği için maalesef çok
üzücü!’
Kısaca, nostaljik parçalar söyleyen bir swing dönemi şarkıcısı Monheit. Ama
müzik endüstrisi onu başarılı kılmaya and içmiş bir kere. Ona eşlik eden
müzisyenlere bir bakınca (Kenny Barron, Ron Carter, Richard Bona, Michael
Brecker, Tom Harrell, Gregory Hutchinson,Christian McBride…) anlıyoruz ki
‘Monheit Projesi’nde hiç ama hiçbir şey şansa bırakılmamış. ‘Yeni neler
çıkmış’ diye girdiğiniz bir müzik markette tesadüfen bu albüm elinize geçse,
-Monheit’ın da adını hiç duymadığınızı varsayalım- ona eşlik eden ve her
biri jazz müziği için başlı başına bir değer olan bu müzisyenlerin adlarını
okumanız, bu albümü almanız, bu şarkıcıya şans tanımanız için yeterli olmaz
mı? İşte vokalistin beyin takımı da böyle düşünmüş olmalı ki her iki
albümünde de çevresini bu kadar önemli isimlerle kuşatmışlar.
Bu yazıyı yazarken sürekli olarak ikinci albümü ‘Come Dream With Me’ yi
dinledim, haksızlık etmemek, belki de daha evvel yakalayamadığım gizli
hoşlukları keşfedebilmek için. Ama bu tersine bir etki daha yarattı. Çünkü
elim uzaktan kumandada, kendimi sürekli dördüncü parçayı atlatırken buldum…
yorumunu bir daha dinleyemeye tahammül edemeyecek kadar beğenmediğim için!
Dördüncü parça Antonio Carlos Jobim’in unutulmaz ‘Waters Of March’ı idi.
Monheit, bu içi içine sığmayan muhteşem parçayı adeta ‘bana zorla albüme
koydurdukları şu latin parçasını çabucak bitirsem de, nostaljik
standartlarıma yeniden kavuşabilsem’ havası içinde, şarkıyı sözlerinin
anlamını veremeden, ruhsuz bir şekilde söylüyor. Hele bir de parçanın
Jobim/Regina ikilisi tarafından yorumlanan orijinali de hala kulaklarınızda
çınlıyorsa, daha da rahatsız oluyorsunuz bu yorumdan. Internet’te gezinirken
iki eleştirmenin de bu noktaya değindiklerini gördüm. Gerçi biri, ‘tamam
kötü söylemiş şarkıyı, ama insaf edin, hangi 25 yaşındaki gencecik vokalist,
bu şarkının tam anlamıyla hakkını verebilirdi? diye konuya yaklaşıyor.
İstanbul Jazz Festivali’ne geldiğinde Jane Monheit’la röportaj yapmadım. Ama
tesadüfen burdaki basın toplantısının mini kasedi elime geçti. Şöyle bir
dinledim de, içi boş bir röportaj, ama röportajların sorumluluğu her iki
taraftadır; kötü soru sorarsanız veya gerekenleri sormazsanız da ortaya iyi
iş çıkmaz. İşte Monheit’ın dedikleri:
‘Konuşmaya başladığım zamanlarda şarkı söylemeye başlamışım..(Burda
vokaliste hakkını vermek istiyorum. Bu, bir çok şarkıcıda rastladığımız
türden bir klişe cevap değil. Monheit, gerçekten de çok küçük yaşlardan beri
yetenekli bir ses olduğunu, küçük bir kızken solo olarak seslendirdiği ‘Over
The Rainbow’ kaydından bir bölüm ile ispat ediyor. Bu mini kayıt, ikinci
albümünün sonuna gizli parça -hidden track- olarak eklenmiş.) 2 yaşımdan
beri yani..Zaten hep şarkıcı olmak isterdim. Dolayısıyla kendimi şimdi çok
şanslı addediyorum. Bana eşlik eden grupla uzun yıllardır birlikteyim. Yani
bu konuma gelmeden, hiç tanınmadığımız zamanlarda da beraber çalıp
söylüyorduk. İyi anlaşıyor ve birlikte çok iyi vakit geçiriyoruz. Bu konuma
gelene kadar yaşadığımız güçlüklerin farkındayız, bu nedenle bugün
geldiğimiz yerin değerini iyi biliyoruz.’ (22 yaşında sadece vatanında
değil, Almanya başta olmak üzere bir çok ülkede tanınmış bir jazz şarkıcısı
olmayı gerçekleştirmiş biri olarak, acaba hangi güçlüklerden bahsediyor,
gerçekten merak ediyorum!)
‘Şarkıcılık benim için başından beri nefes alma gibi doğal bir şeydi..bu
nedenle şarkıcılığa el atmam kaçınılmazdı. Şarkı söylerken dinleyicilere
karşı dürüst olmaya çalışırım. Yani sevdiğim, bana bir şey ifade eden,
benimle bir ilgisi olan şarkıları söylerim. Bunun da çok önemli olduğunu
düşünürüm.’
‘Hiç klasik eğitim almadım. Ama ailemde opera şarkıcıları vardır ve ben epey
müzikal tiyatro (musical theater) yaptım. Hatta yakınlarda yine sesimin o
yönünü kullanmaya başladım..ve Amerika’da bazı özel günlerde söylemeye
başladım, hatta birkaç gün önce ‘4 Temmuz’da Amerikanın Bağımsızlık Bayramı
kutlamaları çerçevesinde Washington DC’de söyledim. Richard Rogers’ın
müzikal tiyatrosunda da söyledim. Sesimi farklı kullanabilmek, aynı şarkıyı
değişik şekillerde yorumlamak çok harika oluyor. Mesela, yine Richard
Rogers’ın bir şarkısını kendi şovlarımda oldukça “uptempo” ve “swing”li
olarak söylüyorum..ama geçenlerde katıldığım bir konserde ünlü bir tenor
olan Jerry Hadley ile geleneksel düet tarzında söyledim. ‘Enstrümanımı’ tüm
potansiyeliyle kullanmak benim çok sevdiğim bir şey..’
‘Ben olgunlaştıkça, sesim de daha güçlü bir hale geliyor. Tabi bu arada
yanlışlar da yapıyorum, ama bu da büyümenin bir parçası bence.’
Hayatını değiştiren ve ikinci olduğu ‘1998 Thelonious Monk Ses Yarışması’ ve
birinci olan Teri Thornton hakkında: ‘Benim için onunla tanışmak çok büyük
bir şanstı..insanı çok etkileyen bir kadın. Yarışmaya katıldığında çok
hastaydı..ve birkaç yıllık ömrü daha kalmıştı. Onunla aynı sahneyi paylaşmak
çok heyecanlıydı..ben katılan en genç yarışmacıydım ve bana gösterilen ilgi
de aslında büyük ölçüde bu yüzdendi. Katılmamın nedeni kazanırsam alabilecek
olduğum burstu, çünkü üniversiteye gitme zamanım gelmişti ve bunun bütün
yükünü aileme yüklememem ve hiç olmazsa bir kısmını üstlenmem gerektiğini
düşünüyordum..ama sonunda plak şirketimle, menajerimle ve bir sürü önemli
insanla tanıştım, insanlar benimle röportaj yapmaya başladılar..bu yarışma
benim için herşeyi değiştirdi.’
‘Genç bir şarkıcı olarak yapabileceğiniz en önemli şey “herşeyin ötesinde
bir müzisyen olduğunuzu” idrak etmektir..Müziği gerçekten iyi anlamaktır.
Yani, sanatını anladığımız kadar, ilmini de anlamaya önem vermektir. Bence
bu çok önemli bir şey ve benim için bu bilgiye sahip olmak çok değerli oldu
her zaman. Hayatımı çok daha ilginçleştirdi ve bir bakıma da kolaylaştırdı.
Ayrıca o dünyaya girdiğinde kendine fırsatlar yaratabilmek de önemli
elbette. Müzik piyasasında şansını deneyen yüzlerce, binlerce kişi
var..vazgeçmemeliler..çünkü ben bu tip rüyaların gerçekleşebileceğinin
yaşayan kanıtıyım.
‘Herkes swing yapabilir. Ben emniyetli çalmak istemiyorum, tehlikeli sularda
yüzmek istiyorum’ dediği söylenir Dave Brubeck’in. Belli ki bu cesaret şu
sıralar ne jazz sektöründe, ne de müzisyenlerinde var!
Anasayfa
|
|