‘GÜZEL BİR KADIN VE BİLLUR GİBİ BİR SES.
SÖYLER MİSİNİZ BUNDA NE YANLIŞ VAR?’


diye soruyor ‘Time’ dergisinin müzik eleştirmeni Daniel Okrent geçen yıl Temmuz ayında kaleme aldığı yazısında. Son yılların en tartışmalı genç vokalisti Jane Monheit hakkında yapılan bazı eleştirileri acımasız bulduğundan dem vurup, Monheit’ın aslında jazz dünyasının dar duvarlarını yıkmaya namzet, muhteşem bir yetenek olduğunu müjdeliyor okurlarına!

Okrent’ı, Monheit’ın, bu sene İstanbul Jazz Festivali kapsamında Babylon’da verdiği konserinden yola çıkarak cevaplamak isterim. Çünkü 25 yaşındaki vokalisti ilk defa bu konserde dinleyip, ‘ Jazziz’ ve ‘Billboard’ gibi Amerika’nın önemli müzik dergilerine kapak olan, ilk albümü ‘Never Never Land’ çıkar çıkmaz yılın en iyi jazz albümleri arasına giren, ‘Entertainment Weekly’ dergisi tarafından “yarının ‘jazz star’ı olmaya en kuvvetli aday” gösterilen Jane Monheit bu mu?’ diye şaşkınlıkla kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum.

 

 
 
Bu soruların elbette cevapları var. Ama onlara gelmeden önce, şunu itiraf etmeliyim:Vokalin, jazzda en tercih ettiğim ‘enstrüman’ olmadığını hep söylesem de, özgün bir ‘sound’u olan, kişilikli, yenilikçi şarkıcıların da tadına doyamıyorum! Örnek mi? Yenilerden Cassandra Wilson..veya Patricia Barber..hatta Lisa Ekdahl… Eskilerden Abbey Lincoln.. iyice geriye gidersek, Ella Fitzgerald…ve tartışmasız Billie Holiday. Ama Monheit’ın sesi çok tekdüze…şaşırtmıyor..hatta bıkkınlık veriyor.

Albümlerinde olsun veya gittiğim konserinde, seçtiği parçaların hemen hepsi standartlar. Yeni hiçbir şey yok..Oysa, olması için pek çok neden var. Yeni fikirler için, Wilson’ın son albümü ‘Belly Of The Sun’a veya Barber’ın yeni albümü ‘Verse’e göz atması yeterli..aslında bunun ötesini de yapabilir. Çünkü o bir ‘Manhattan Müzik Okulu’ kompozisyon bölümü mezunu.

Bu standartları da oldukça ‘standart’ seslendiriyor..farklı, ilginizi uyandıracak, sizi kıpırdatacak bir yorum hatta yorumcuk bile yok. Bir tavrı da yok sahnede..Tatlı tatlı şarkısını söylüyor..Böyle olunca ilginiz de -erkek olmasanız bile- haliyle, sıkıntıdan, o çok bahsedilen, resmedilen fiziğine kayıyor. Kaymasa da Monheit zorla kaydırtıyor. Bir eli mikrofonda, diğer eli ise sık sık göğsü veya kalçasında genç vokalistin. Vamp olmadığı her halinden belli aslında, ama ona oynuyor, belli ki o yönde tavsiyeler almış. Küçük kahkahalarla bezediği parça arası konuşmaları, müzisyenlerle arasında geçen gizemli bakışlar…fotoğraflarında gördüğümüz seksi halini ispatlarcasına…fiziği bana Renoir tablolarındaki kadınları hatırlatıyor.

Jane Monheit, 1977 yılında Long Island’da dünyaya gelmiş. Ailesinde hemen herkes müzisyen. Okulda klarinet ve müzik teorisi eğitimi alıyor. Liseye geldiğinde okul piyeslerinin vazgeçilmez baş oyuncusu oluyor. 17 yaşındayken New York’un saygın ‘Manhattan Müzik Okulu’nda ilk ciddi ses eğitimine başlarken, çeşitli kabarelerde şarkı söyleyerek tecrübe kazanıyor. 1998 yılında, 20 yaşına geldiğinde, hocası Peter Eldridge ona ‘Thelonius Monk Ses Yarışması’na katılmasını tavsiye ediyor. Jüride Dee Dee Bridgewater, Dianne Reeves, Diana Krall, Joe Williams gibi önemli isimlerin bulunduğu ve birincilik ödülünün o zamanlar 64 yaşındaki kanser hastası Teri Thornton’a gittiği bu yarışmada Monheit ikinci seçiliyor. Ondan sonrası ise gerçekten de her genç vokalistin düşlerini süsler nitelikte gelişiyor: Ödül sonrası verilen kokteylde ‘N-Coded’ şirketinden Carl Griffin’le bir albüm anlaşması yapıyor ve Diana Krall’u meşhur eden kadın olarak bilinen Mary Ann Topper’ı da menajeri olarak kadrosuna dahil ediyor. Arkadan gelen iki albümü de gayet başarılı bir satış grafiği çizerek ona inananları pişman etmiyor.

‘Evet, güzel ve pırıl pırıl bir ses …ama o kadar.. “yarının ‘jazz star’ı olmanın gerekleri bu kadar basit mi artık? Monheit nasıl oluyor da bu kadar kısa zamanda böylesine başarılı olabiliyor?’ sorusunu yukarda da sormuş ama cevabı ertelemiştik.

Amerika’da başını trompetçi Wynton Marsalis’in çektiği ‘Mainstream jazz’ın tekrar canlandırılması projesi çerçevesinde, Louis Armstrong, Duke Ellington, Ella Fitzgerald, Billie Holiday, Miles Davis gibi isimlerin albümleri yeniden piyasaya çıkıyor ve böylece bir jazz repertuarı oluşturulmaya çaba sarfediliyor. Bu da, ellerinde eski müzisyenlerin dağ gibi kayıtları bulunan büyük plak şirketlerinin işine geliyor; yeni isimlerle macera peşinde koşmak yerine zaten kataloglarında bulunan büyük müzisyenlerin kayıtlarını tazeleyip yeniden piyasaya sürmek..böylesi çok daha emin ve risksiz bir yol elbette. Tam da bu ortam Jane Monheit gibilerin ekmeğine yağ sürüyor. Monheit maceracı değil, sürpriz sevmiyor, gelenekten kopmuyor, standartlara bayılıyor ve şimdilik başka bir şey denemeyi de düşünmüyor.. (Bir söyleşisinde gülerek, 2 yaşındayken jazz söylemeye başlayan biri olarak, ilk defa üniversiteye geçtiğinde, John Coltrane’i dinlediğini itiraf ediyor.)…üstelik güzel..beyaz ..genç ve de Carl Griffin’e göre Ella Fitzgerald’ı anımsatıyor..Eee daha fazlası can sağlığı artık! Menajerinin de dehasıyla bir pazarlama paketi hazırlanıyor Monheit için ve ‘kadın/seks faktörü’ ağır basan bir tanıtımla jazz dinleyicilerine sunuluyor genç vokalist.

Kendisi de bir zamanlar denemiş ama ‘mainstream’ olmayan tavrı ve şarkıcılığı yüzünden jazz piyasasında pek ‘tutunamamış’ bir vokalist olan Dominique Eade ‘Jane Monheit’ın başarısı zaten oldukça tutucu olan bu jazz piyasasını daha da dar görüşlü bir hale getirdi maalesef. Çünkü elde ettiği bu popülarite, piyasada bir yer edinmek için çırpınan genç vokalistler için onu bir ‘rol modeli’ haline getiriyor. Bu da jazz müziği için maalesef çok üzücü!’

Kısaca, nostaljik parçalar söyleyen bir swing dönemi şarkıcısı Monheit. Ama müzik endüstrisi onu başarılı kılmaya and içmiş bir kere. Ona eşlik eden müzisyenlere bir bakınca (Kenny Barron, Ron Carter, Richard Bona, Michael Brecker, Tom Harrell, Gregory Hutchinson,Christian McBride…) anlıyoruz ki ‘Monheit Projesi’nde hiç ama hiçbir şey şansa bırakılmamış. ‘Yeni neler çıkmış’ diye girdiğiniz bir müzik markette tesadüfen bu albüm elinize geçse, -Monheit’ın da adını hiç duymadığınızı varsayalım- ona eşlik eden ve her biri jazz müziği için başlı başına bir değer olan bu müzisyenlerin adlarını okumanız, bu albümü almanız, bu şarkıcıya şans tanımanız için yeterli olmaz mı? İşte vokalistin beyin takımı da böyle düşünmüş olmalı ki her iki albümünde de çevresini bu kadar önemli isimlerle kuşatmışlar.

Bu yazıyı yazarken sürekli olarak ikinci albümü ‘Come Dream With Me’ yi dinledim, haksızlık etmemek, belki de daha evvel yakalayamadığım gizli hoşlukları keşfedebilmek için. Ama bu tersine bir etki daha yarattı. Çünkü elim uzaktan kumandada, kendimi sürekli dördüncü parçayı atlatırken buldum… yorumunu bir daha dinleyemeye tahammül edemeyecek kadar beğenmediğim için! Dördüncü parça Antonio Carlos Jobim’in unutulmaz ‘Waters Of March’ı idi. Monheit, bu içi içine sığmayan muhteşem parçayı adeta ‘bana zorla albüme koydurdukları şu latin parçasını çabucak bitirsem de, nostaljik standartlarıma yeniden kavuşabilsem’ havası içinde, şarkıyı sözlerinin anlamını veremeden, ruhsuz bir şekilde söylüyor. Hele bir de parçanın Jobim/Regina ikilisi tarafından yorumlanan orijinali de hala kulaklarınızda çınlıyorsa, daha da rahatsız oluyorsunuz bu yorumdan. Internet’te gezinirken iki eleştirmenin de bu noktaya değindiklerini gördüm. Gerçi biri, ‘tamam kötü söylemiş şarkıyı, ama insaf edin, hangi 25 yaşındaki gencecik vokalist, bu şarkının tam anlamıyla hakkını verebilirdi? diye konuya yaklaşıyor.

İstanbul Jazz Festivali’ne geldiğinde Jane Monheit’la röportaj yapmadım. Ama tesadüfen burdaki basın toplantısının mini kasedi elime geçti. Şöyle bir dinledim de, içi boş bir röportaj, ama röportajların sorumluluğu her iki taraftadır; kötü soru sorarsanız veya gerekenleri sormazsanız da ortaya iyi iş çıkmaz. İşte Monheit’ın dedikleri:

‘Konuşmaya başladığım zamanlarda şarkı söylemeye başlamışım..(Burda vokaliste hakkını vermek istiyorum. Bu, bir çok şarkıcıda rastladığımız türden bir klişe cevap değil. Monheit, gerçekten de çok küçük yaşlardan beri yetenekli bir ses olduğunu, küçük bir kızken solo olarak seslendirdiği ‘Over The Rainbow’ kaydından bir bölüm ile ispat ediyor. Bu mini kayıt, ikinci albümünün sonuna gizli parça -hidden track- olarak eklenmiş.) 2 yaşımdan beri yani..Zaten hep şarkıcı olmak isterdim. Dolayısıyla kendimi şimdi çok şanslı addediyorum. Bana eşlik eden grupla uzun yıllardır birlikteyim. Yani bu konuma gelmeden, hiç tanınmadığımız zamanlarda da beraber çalıp söylüyorduk. İyi anlaşıyor ve birlikte çok iyi vakit geçiriyoruz. Bu konuma gelene kadar yaşadığımız güçlüklerin farkındayız, bu nedenle bugün geldiğimiz yerin değerini iyi biliyoruz.’ (22 yaşında sadece vatanında değil, Almanya başta olmak üzere bir çok ülkede tanınmış bir jazz şarkıcısı olmayı gerçekleştirmiş biri olarak, acaba hangi güçlüklerden bahsediyor, gerçekten merak ediyorum!)

‘Şarkıcılık benim için başından beri nefes alma gibi doğal bir şeydi..bu nedenle şarkıcılığa el atmam kaçınılmazdı. Şarkı söylerken dinleyicilere karşı dürüst olmaya çalışırım. Yani sevdiğim, bana bir şey ifade eden, benimle bir ilgisi olan şarkıları söylerim. Bunun da çok önemli olduğunu düşünürüm.’

‘Hiç klasik eğitim almadım. Ama ailemde opera şarkıcıları vardır ve ben epey müzikal tiyatro (musical theater) yaptım. Hatta yakınlarda yine sesimin o yönünü kullanmaya başladım..ve Amerika’da bazı özel günlerde söylemeye başladım, hatta birkaç gün önce ‘4 Temmuz’da Amerikanın Bağımsızlık Bayramı kutlamaları çerçevesinde Washington DC’de söyledim. Richard Rogers’ın müzikal tiyatrosunda da söyledim. Sesimi farklı kullanabilmek, aynı şarkıyı değişik şekillerde yorumlamak çok harika oluyor. Mesela, yine Richard Rogers’ın bir şarkısını kendi şovlarımda oldukça “uptempo” ve “swing”li olarak söylüyorum..ama geçenlerde katıldığım bir konserde ünlü bir tenor olan Jerry Hadley ile geleneksel düet tarzında söyledim. ‘Enstrümanımı’ tüm potansiyeliyle kullanmak benim çok sevdiğim bir şey..’

‘Ben olgunlaştıkça, sesim de daha güçlü bir hale geliyor. Tabi bu arada yanlışlar da yapıyorum, ama bu da büyümenin bir parçası bence.’

Hayatını değiştiren ve ikinci olduğu ‘1998 Thelonious Monk Ses Yarışması’ ve birinci olan Teri Thornton hakkında: ‘Benim için onunla tanışmak çok büyük bir şanstı..insanı çok etkileyen bir kadın. Yarışmaya katıldığında çok hastaydı..ve birkaç yıllık ömrü daha kalmıştı. Onunla aynı sahneyi paylaşmak çok heyecanlıydı..ben katılan en genç yarışmacıydım ve bana gösterilen ilgi de aslında büyük ölçüde bu yüzdendi. Katılmamın nedeni kazanırsam alabilecek olduğum burstu, çünkü üniversiteye gitme zamanım gelmişti ve bunun bütün yükünü aileme yüklememem ve hiç olmazsa bir kısmını üstlenmem gerektiğini düşünüyordum..ama sonunda plak şirketimle, menajerimle ve bir sürü önemli insanla tanıştım, insanlar benimle röportaj yapmaya başladılar..bu yarışma benim için herşeyi değiştirdi.’

‘Genç bir şarkıcı olarak yapabileceğiniz en önemli şey “herşeyin ötesinde bir müzisyen olduğunuzu” idrak etmektir..Müziği gerçekten iyi anlamaktır. Yani, sanatını anladığımız kadar, ilmini de anlamaya önem vermektir. Bence bu çok önemli bir şey ve benim için bu bilgiye sahip olmak çok değerli oldu her zaman. Hayatımı çok daha ilginçleştirdi ve bir bakıma da kolaylaştırdı. Ayrıca o dünyaya girdiğinde kendine fırsatlar yaratabilmek de önemli elbette. Müzik piyasasında şansını deneyen yüzlerce, binlerce kişi var..vazgeçmemeliler..çünkü ben bu tip rüyaların gerçekleşebileceğinin yaşayan kanıtıyım.

‘Herkes swing yapabilir. Ben emniyetli çalmak istemiyorum, tehlikeli sularda yüzmek istiyorum’ dediği söylenir Dave Brubeck’in. Belli ki bu cesaret şu sıralar ne jazz sektöründe, ne de müzisyenlerinde var!


Anasayfa