|
İstanbul Caz Festivali ile Büyümek
1.İstanbul Festivali bundan tam 30 yıl önce, Cumhuriyet’in 50.yıldönümünün
kutlandığı 1973 senesinin yazında start aldığında, aklı fikri balede olan
taze bir ortaokul öğrencisiydim. Ailemizin kültür ve sanat işlerinden
sorumlu olan annem, festival yaklaşınca, programı dikkatlice gözden geçirir,
biletleri alır, babam, abim ve bana da onun seçtiği konser ve gösterilere
bir zahmet gitmek kalırdı.
Benim tek arzum bale gösterilerinin hiç
birini –ne pahasına olursa olsun- kaçırmamaktı. Bu yüzden bir kere kaza
kurşununa kurban gittiğimizi hatırlıyorum. Hangi sene geldiğini şimdi
hatırlayamadığım, ama benzeri bir kötü performansa, değil İstanbul
Festivali, gittiğim başka hiç bir gösteride bir daha rastlamadığım Paris
Balesi’ni -yanılmıyorsam adı buydu- bu bağlamda anmadan geçemeyeceğim.
Topluluk oldukça kötüydü ve toparlanacakları yerde gösteri gittikçe daha da
amatörleşiyordu. Aramızda “biri sonunda düşecek galiba” esprileri yapmaya
henüz başlamıştık ki, gerçekten de bir balerin sendeleyip nerdeyse
düştüğünde, biz de ailecek artık bu ıstıraba daha fazla dayanamayıp Açık
Hava’yı terk etmiş ve oybirliğiyle “bir daha bilmediğimiz toplulukları
araştırmadan bilet almayalım” kararını almıştık.
|
| |
Çok küçük yaşlarda, çoğu klasik müzik konserinin bana ağır geldiğini ve bir
çok kez konser boyunca uyuduktan sonra eve gitmek üzere uyandırıldığımı
hatırlarım. Oturduğumuz yerler, o seneler henüz koltuk haline getirilmemiş
olduğundan taştı ve doğal olarak son derece rahatsızdı. Bu nedenle, aslında
bırakın uyumayı, rahat oturabilmek bile bir sorundu. Ama yine de giderdim.
Beni cezbeden şey Açık Hava Tiyatrosu’nun ambiyansı olmalıydı. Bir de belki
arada beni bekleyen közlenmiş mısır!
Arada sırada jazz konserlerine de gittiğimizi hatırlarım. Klasik müzik
konserlerinde nerdeyse soluk alırken bile dikkatli davranmamız gerektiği
öğretilmişken, ilk gittiğim jazz konserinde birdenbire herkesin parça
esnasında alkış tutmasına akıl sır erdirememiş, abimin “adettendir, sololar
bittiğinde alkışlanır” demesiyle benim için jazz konserleri –en azından
başlarda- bir oyun haline gelmişti. Hangi performansın solo, hangisinin
toplu icra olduğunu bulmaya çalışır, kendi kendime eğlenirdim. Bu arada, hiç
uygun düşmeyen yerlerde hınzırca alkış soloları çektiğimi de hatırlıyorum!
Jazz’ın hayatıma girmesi 20’li yaşlarımda jazz’ın anavatanı New Orleans
yakınlarında yaşamaya başladığım yıllara rastlar. Üç yıl süren bu serüven
sonunda önce düzgün bir müzik setim, arkadan da daha çok latin jazz ve
standartlardan oluşan küçük bir albüm koleksiyonum olacaktı. Ancak ABD’de
öğrenci olduğumuz için önemli jazz konserlerini kovalayacak ne vaktimiz ne
de bütçemiz olurdu.
Bu nedenle, her ne kadar jazz’a ilgi duymaya Louisiana’da başladıysam da, bu
müziğe gerçekten gönül vermem, efsanevi jazzcıları bizzat görüp dinlediğim,
performanslarından büyülendiğim İstanbul Festivalleri olmuştur.
1984 yazında İstanbul’da olan jazzseverlerin dillerinden düşürmedikleri bir
Chick Corea efsanesi vardır: Türkiye’de usta jazzcıları dinlemeye susamış
olan jazzseverler, ünlü piyanistin konser vereceğini duyunca gişelere hücum
etmiş, biletler anında tükenmiş ve AKM, AKM olalı böyle kalabalık
görmemiştir. Ben bu tecrübeyi yurtdışında olduğum için yaşayamadım ama, 1986
yazında İstanbul’a geri dönüşümle festival yaşantım kaldığı yerden tekrar
başlamış oldu.
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, o yılki festivalle birlikte, programda artık
jazz’a özel bir bölüm ayırıp da birbiri arkasına Miles Davis, Dizzy
Gillespie, Modern Jazz Quartet, Stan Getz, Ornette Coleman gibi jazz’ın
efsanevi isimlerini getirmeye başlayınca, Açık Hava’daki jazz konserlerine
gitmek bir anda moda oldu. Aniden konserlerde alakalı alakasız kim varsa
görmeye başlamıştık. Konserden yarım saat önce giderler, yer bulup
oturduktan sonra hangi tanıdıklar var diye etrafı iyice bir gözden
geçirirler, tespitler bittiğinde ise “Meraba, n’aber”leri, A bloktan ta E
bloğa, F bloktan P bloğa her yerde çınlardı. Arada herkes yine adeta bir
kokteyldeymişçesine birbirini ziyarete gider, ışıklar sönüp de konser
başlayınca el yordamıyla yerlerini bulmaya çalışır ve karanlıkta o daracık
geçiş koridorlarlarında çoğu kez ayaklarımızı ezerek yerlerine otururlardı.
Bazıları konserlere sadece bu sosyalleşme için geliyorlar gibi gelirdi bana.
 |
|
Ama yağmur yağdığında ilk kaçanlar da yine
onlar olurdu. Oysa kalsalardı, onlar da bizim gibi yağmur sesinin müziğe
neler kattığına tanık olabilirlerdi. Hangi konserdi hatırlayamıyorum şimdi
ama, yağmurun şiddetini iyice arttırdığı bir anda sahnedeki davulcu “Ben
artık susuyorum, en güzel perküsyon bu işte...doğal çünkü” demişti ve müzik
aniden bastıran şiddetli yağmur eşliğinde dakikalarca devam etmişti. Bundan
çok etkilendiğimi hatırlıyorum.
Bir başka etkileyici konser de Açık Hava’da verilen Michel Petrucciani
konseriydi. Piyano çalarken devleşen bu minik adamı konserinden kısa bir
süre sonra da kaybetmiştik. Müziğin gücüyle nelerin başarılabileceğine tanık
olduğum çok istisna anlardan biriydi benim için. Onca anı arasından bir
başkası daha belleğimde yer etmiş. O da bir kaç sene evvelki Wayne Shorter
konserinin orta yerinde akın akın gitmekten çekinmeyen, o büyük müzisyene
bunu reva gören insanlardı. Jazzı sevdiklerinden bile kuşku duyduğum bu
kitle yıllar içinde ayıklanıp azaldı. Sanki artık daha bilinçli bir konser
seyircisi var festivallerde.
Benim de konser arkadaşlarım değişti bu süre içinde. Eskiden beraber jazz
konserlerine gittiğim ama çoğu zaman pek de sevmedikleri veya aşina
olmadıkları bir müziğe benim hatırım veya öncesinde yenecek keyifli bir
yemek için katlanan dostlarımı eledim ister istemez.
|
| 10. İstanbul Caz
Festivali'nin Afişi |
|
|
Yıllar sonra Açık Radyo’ya bir jazz
programcısı olarak girecek ve orda edindiğim sevgili dostlarımla pek çok
festivale gidecek, konserlerin sonuna kadar keyfine varacak, bazen değil
keyifli bir yemek yemek, dinlemeyi çok istediğimiz, ama arka arkaya ve
birbirinden uzak mekanlarda programlanmış iki konseri de kaçırmamak için, aç
bilaç yollarda koşuşturacak ve hafta içleri geceleri yatağa iki’den sonra
girip ertesi gün zombi gibi işe gidecektik.
Ama sakın yanlış anlamayın. Aslında katiyen bir festival fetişisti değilim.
Gideceğim konserler konusunda oldukça seçici davranırım ve festivalin hiç
bir konserini kaçırmayayım diye dilim dışarda o mekandan diğerine katiyen
koşmam. Jam session yaparlar mı acaba diye gecenin saat ikisinde kulüp
kapılarında beklemem. Belki de bunda festival yöneticilerinin görmek
isteyeceğimiz hemen her müzisyeni ayaklarımıza kadar getirmelerinin de payı
vardır. Yıllar içinde biraz şımardım mı acaba?
Gerçi şunu da belirtmekte yarar var. Festivallerde geç saatlerde yapılan
konserlere kucak açan ikinci mekan son yıllarda ağırlıklı olarak Babylon
oldu. Açık Hava’yı doldurabilecek üne ve güce sahip, belki biraz da sahnenin
izleyicilerden oldukça uzakta olan konumu nedeniyle bana “dokunulmaz/yanına
yaklaşılmaz” gibi gelen grupların konserlerinin hemen arkasından Babylon’a
gitmenin de ayrı bir keyfi oldu hep. Babylon’da bir uzansak sahnedeki
davulcunun ziline vurabiliriz, biraz uğraşsak yerdeki standında usulca
çalınma sırasını bekleyen saksofonu bile yürütebiliriz..Babylon’da herşey
öylesine yakın, içiçe, erişilebilirdir. Bu da apayrı bir sıcaklık, bambaşka
bir hava katmıştır festivallere. Geçen sene Açık Hava’da “Miles Davis ve
John Coltrane’i Anma Gecesi” konserinden çıkıp Claudia Acuna’yı Babylon’da
dinlemeye gittiğimde, konser başladıktan bir saat kadar sonra iskemlemin
hafifçe yana itilip birilerine yer açıldığını hissettim. Tam kaşlarım havaya
kalkmıştı ki, yan masama, bir saat evvel konserlerini izlediğim Herbie
Hancock ve Roy Hargrove’un geldiğini gördüm. O güne kadar hiç bir jazzcıyla
böyle samimi bir şekilde konser izlememiştim. Tabi o andan sonra kimi
seyrettiğimi ve hatta dinlediğimi pek hatırlayamıyorum.
Bu sene Babylon festival mekanlarından biri değil artık, onun yerine
ağırlıklı olarak geçen sene açılan ve jazz dünyasına sıkı bir giriş yapan
Nardis’i görüyor ve festivalde bu sene benzer hoşlukları orda yaşamayı ümit
ediyorum.
1994'ten itibaren ayrı bir şenlik olarak düzenlenen Uluslararası Istanbul
Jazz Festivali, son yıllarda giderek jazz'ın yanısıra, rock, pop, blues,
reggae, new age, dünya müziği gibi çok çeşitli türlerden konserlere de yer
veren bir etkinlik oldu. Bu çeşitliliğe diğer başka uluslararası jazz
festivallerinde de tanık olduysam da, zaman zaman ölçünün kaçırıldığını da
hissetmedim değil.
Ama sanırım damarıma en çok basan 2000 yılında yapılan 7.Jazz Festivali
programıydı. Şimdi detayları hatırlamıyorum ama, kabaca bir baktığımızda
jazz dışındaki konserlerin, jazz konserlerine sayıca bile üstün olduğunu
görebilirdiniz.
Gelenler kendi türlerinin önemli temsilcileriydi mutlaka: Buena Vista Social
Club, Küba Müziği’nin yeniden dirilişinin nostaljik bir temsilcisi, o
zamanlar 58 yaşında olan Lou Reed alternatif rock’un her anlamda babası,
Bryan Ferry –her ne kadar 1999’da “As Time Goes by” isimli çoğunluk jazz
standartlarından oluşan bir albüm çıkardıysa da- Pop müziğin “cool” prensi
ve Ute Lemper karanlık kabare şarkılarının divası! Aynı program çervesinde
bir konser veren Natacha Atlas da herhalde Arap müziği ve göbek dansı
kraliçesi, arkasından sahne alan Cheb Mami de “Kuzey Afrika’nın Rap Kralı”
olsa gerek idi! Kendi tarzlarında ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, bu
müzisyenlerin “Jazz Festivali” adı altında bu kadar yoğun olarak yer
almalarını ben yadırgamıştım ve doğrusu üzülmüştüm... En çok da gençler, biz
onların yaşındayken tanık olduğumuz Festival seçiciliğini, özenini
göremeyecekler diye. Benim neslim, jazzı İstanbul Jazz Festivali sayesinde
tanımış, sevmiş, bilgilenmişti. Şimdiki nesil ise bu ayrıcalığa sahip
olamayabilirdi artık, kim bilir!
Bu üzüntümü Açık Radyo’da yaptığım uzunca bir protesto konuşmasında
dinleyicilerle paylaştığımı hatırlıyorum. Nitekim o yıl gidecek topu topu
iki veya üç jazz konseri bulabilmiştim. Tam “bu gidişle festivalle yollarım
ayrılacak herhalde” diye karamsarlığa kapılırken, ertesi sene Wayne
Shorter’ların, Brad Mehldau’ların, Esbjörn Svensson’ların, Kenny
Barron’ların, Dianne Reeves’lerin bulunduğu ve jazz’ın yine başrol oynadığı
sıkı bir programla karşılaştım. “Bu böyle devam eder mi acaba?” diye
sorguladığımda da karşıma 9.Jazz Festivali daha da muazzam bir kadroyla
çıktı: Roy Haynes, Herbie Hancock, Kenny Garrett, Nicholas Payton, Billy
Cobham, Erik Truffaz, yine o muazzam İsveçli trio: Esbjörn Svensson, Michael
Brecker ve diğerleri.
Ben de bazı jazzseverler gibi yaz tatilimi Jazz Festivali’ne göre
planlayanlardanım. Bu sene son zamanların en lirik, en yaratıcı
piyanistlerinden ve bestecilerinden biri olan Brad Mehldau’yu, üçüncü kez
demeden Esbjörn Svensson Trio’yu ve yaşayan efsanelerden Ornette Coleman’ı
getiriyorlar ya başka hiç kimseyi getirmeseler bile artık gam yemem! Üstelik
bununla da kalmıyor; Trovesi Octet ve Zakir Hussain de var. Yaşasın 10.
İstanbul Jazz Festivali!
İlerisi için ise tek bir dileğim var: Beraber büyüdüğüm İstanbul Jazz
Festivali ile yollarımız hiç ayrılmadan beraber yaşlanmak!
Anasayfa
|
|