| |
Gonzalo
Rubalcaba tam zamanında içeriye girdiğinde, onun diğer jazzcılardan
–genelde Amerikalılar’dan- ne kadar farklı bir dış görünüşü olduğunu
düşündüm. Sporla hatta belki vücut geliştirmeyle yakından
ilgilendiğini sergileyen bir üçgen vücut ve abartısız ama bakımlı,
tertemiz bir giyim..Bir saat sonra sahnede ise, çoğu zaman yaptığı
gibi pantalonunun üstüne çıkardığı pırıl pırıl kolalı uzun beyaz
gömleği… Giyiminden cevaplarına, sorulara reaksiyonuna hatta
konserde çalışına kadar çok disiplinli, prensip sahibi biri olduğu
hemen anlaşılıyor. Sizin de okurken hemen yakalayacağınız gibi çok
açık sözlü ve dürüstçe yaklaşıyor sorulara.
Sizi ilk kez, Jazz tarihinin en güzel standartlarından birini,
piyanoda yorumlarken dinledim. Doğaçlamadaki hakimiyetinize,
kıvraklığınıza ve herşeyden önce şiirselliğinize tanık olduğum,
Caravan’ın yorumuydu. Bu mükemmel yorumu duyduğum zaman,
çıkardığınız tüm albümleri almaya karar vermiştim. Ama geçen sene
basçı Charlie Haden’la çıkarmış olduğunuz “Nocturne” isimli
albümünüz beni açıkçası epey şaşırttı. Bu albümde Meksika ve Küba
boleroları çalıyorsunuz..Fakat, bu sefer parçaları, doğaçlamaya çok
müsait yapıları olmasına rağmen, orijinallerine sadık kalarak
çalıyorsunuz sanki. Neden böyle bir karar verdiniz bu albüm için?
Öncelikle armoniyi biraz değiştirdik hatta bayağı değiştirdik bile
diyebilirim. ‘Nocturne’de çaldığımız parçaların orijinal halini pek
bilen yoktur. Kendimize ilk sorduğumuz soru bu müzikle neler
yapabileceğimizdi. Aslında hiçbir şeyi değiştirmesek bile orijinal
halleriyle de çok güzeldi hepsi. Ama ben armonisini olduğu gibi
değiştirmeye karar verdim. Amaç müzisyenlere doğaçlama yapabilmeleri
için boşluklar bırakmaktı ve bu tip müzik değişikliğe açık bir
müziktir..(Tabi benim kasdettiğim değişiklikler bu asgari
değişiklikler değildi, benim aradığım tat, daha evvel sözettiğim
‘Caravan’ veya ‘Besame Mucho’ hatta ‘Imagine’deki cesur,
arayışlardan yorulmayan yorumuydu.. Çok sevdiğimiz o melodileri aman
zaman şöyle bir hissettiren, ama daha biz tadına varamadan
uzaklaşan… çoğunlukla özlettirmek için elinden geleni yapan,
nerdeyse acımasız diyebileceğim doğaçlamalarıydı)…Mesela bazı tarz
müzikler, örneğin folklorik müzik hiç değişiklik kabul etmez..son
derece kapalıdır. Ama ‘Nocturne’de müziklerini çaldığımız Meksikalı,
Kübalı besteciler vizyonu olan, zamanlarının ötesinde
müzisyenlerdi...ve herkesin erişebileceği müzikler bestelediler.
Herkes bu parçaları değişik bir armoni, melodi veya tempoda
çalabilir. Aynı zamanda Charlie bir de keman koymak istedi gruba, bu
onun fikriydi benim değil. Ben daha evvel Küba’da bolero çalan
hiçbir grupta bunu görmemiştim. Başlangıçta bana çok garip geldi.
Ama provalarda beraber çalmaya başlayınca çok hoşuma gitti
doğrusu…çok iyi dengelemişti müziği keman..mükemmel olmuştu.
Benim albümlerime gelince ben hiçbir zaman canlı çaldığım
zamanlardaki kadar iyi çalamam stüdyo kayıtlarında. Stüdyoda çalmak
benim için her zaman feci bir tecrübe olmuştur. Bir albüm
çıkardığınızda önce onu stüdyoda kaydedersiniz ve sonra turnelere
çıkarsınız. 2-3 ay turnede çaldıktan sonra o albümdeki parçaları
stüdyodaki kaydından çok daha iyi çalmaya başlarsınız. Bu albümde de
başımıza gelen bu oldu. Geçenlerde İstanbul’a gelip çaldığımızda (bu
yıl 27 Nisan’da İş Kuleleri’nde verdiği konserden bahsediyor) ortaya
çıkan müzik benbümdekinden çok daha iyiydi. Ama yine de iyi bir
albüm yaptık, romantik, adeta sihirli bir havası var. Fakat şu anda
çaldığımız ‘Nocturne’ ile CD deki ‘Nocturne’ü kıyaslayamazsınız
bile. Şu anda bence çok farklı, çok daha iyi bir seviyede çalıyoruz
artık… Tenor saksofoncu David Sanchez’i ele alalım mesela. Kendisi
şu anda albümdekinden çok daha fazla bir özgüvenle çalıyor. Charlie
de öyle..o da şimdi daha rahat çalıyor. Çünkü daha evvel bu müziğe
aşina değildi. Bu parçalarla tanışması benim aracılığımla oldu. O
albümü olması gerekenden çok daha erken bir zamanda yapmış olduk.
Nocturne’ü aslında bir daha kaydetmeyi çok isterim…ama canlı
olarak..stüdyoda değil…bu haliyle hoş değil…Aslında sırf bu albümü
değil, tüm albümlerimi aynı şekilde bir daha kaydetmek isterim.
‘Supernova’yı ele alalım mesela… bu gece çalacağım parçaların
bulunduğu albüm. Bu albümden daha şimdiden nefret ediyorum...üstelik
bir de, konserden sonra bu beğenmediğim albümü dinleyiciler için
imzalamak durumunda kalacağım. (Açık sözlülüğünden ve dürüstlüğünden
bahsetmiştim Rubalcaba’nın..ama şimdi Siz açık sözlü olun lütfen,
böyle bir itiraf beklemiş miydiniz?)
Bir yerde okuduğuma göre, solo piyano için klasik müzik
bestelerinden oluşan bir albüm yapmayı planlıyormuşsunuz..ve şöyle
diyorsunuz bu konuda: ‘Eserler 19 & 20ci yüzyıl Kübalı bestecilere
ait olacak... 2001 yılı böyle bir proje için iyi bir zamanlama ...
Bu aynı zamanda gerçekleştirmeyi çok istediğim bir misyon.’ Bu
projeniz şimdi hangi safhada?
Projenin üstünde çalışıyorum. Ama maalesef bu projeye başlayabilmek
oldukça zor. Çünkü dünyanın çeşitli yerlerinde değişik kişilere
verdiğim sözler var. Bunlardan vazgeçmek de olmaz. Bu nedenle prova
yapmak, çalışmak için çok az zamanım var. Bu projeye başlamak
herhalde bir yılımı daha alacak. Çünkü ortaya amatörce bir iş
çıkarmak istemiyorum. Çok güzel bir müzik bu. Proje kapsamındaki
parçalar,19.yüzyılın sonlarıyla 20.yüzyılın başında yaşamış olan
Kübalı çok usta bestecilerin sanat şaheserleri diyebilirim. Ve bu
müzik Bartok, Stravinsky, Debussy gibi bestecilerin eserlerine
eşdeğer bir müziktir, ama bu bestecileri tanıyan çok yoktur. Bu
bizim müziğimiz..melodisiyle, sözleriyle..Amerika ve Avrupa etkileri
de taşır. Ama ortaya çıkan eser Küba’ya özgüdür. Dolayısıyla bu
müzikleri derleyip insanlara Küba piyanosu ile ilgili bir spektrum
sunmak iyi bir fikir…..sadece piyano için yazılmış eserler bunlar.
Bir bakıma insanlar müziğin farklı bir dinamiğini duymuş olacaklar..
sadece Küba’dan da değil Latin Amerika’dan.. çünkü insanların aklına
Küba müziği denince, Salsa, Celia Cruz..ne bileyim bunlar geliyor
işte..Kübalılar dansetmeyi severler tabi, ama bazen düşünebilirler
de, kararlar alırlar..yanlış yaparlar,
ağlayabilirler..dansedebilirler..ne bileyim normal insanlar nasıl
davranırlarsa öyle davranırlar işte…aynı zamanda entellektüel sanat
da yaparlar, dans, resim..işte ‘Nocturne’ ü önemli bir albüm olarak
görmemiz de bu nedenle bir bakıma..çünkü insanlar bu albüm sayesinde
Küba ve Meksika’nın başka bir yüzünü de görme imkanına kavuştular,
sadece Mariachi, Pop veya Rock parçalarını dinlemekten
yorulmuşlardı. Halbuki eski zamanların müziği projemde söz konusu
olan..bazen soruyorlar, bolerolarla Amerikan standartları/baladları
arasındaki ilişki nedir diye. İki müzik de aynı..çünkü 50’lerde ve
60’larda Kübalı ve Amerikalı müzisyenler çok içiçelerdi. Bu sıkı
iletişim her iki taraftan bazı unsurları müziklerinde kullanmalarına
yol açtı. Sonuçta şu var: baladlar Amerikan tarzı..bolerolar da çok
Kübalı, ama nerdeyse aynı armoniler kullanılmış her iki tür müzikte
de…fakat farklı bir yapıda...şarkı sözleri de aynı. Her iki taraf da
“aşk” ı anlatır. Evrensel bir şey anlayacağınız. (Rubalcaba,
büyüdüğü toprakların müziğini ‘gerçek yüzü’ ile dünyaya tanıtmaya
baş koymuş. Her soruyu yaptığı gibi bunu da cevaplarken yüzünü bir
ciddiyet kapladı..ama bir şey daha ..projeyi elinde olmadan
geciktirmenin verdiği sıkıntı..o da farkediliyordu yüzünde)
Bu festivalde iki konser vereceksiniz: Biri basçı Carlos Henriquez &
davulcu Ignacio Berroa ile “Küba Jazz’ı Gecesi”, diğeri de Chick
Corea ile bir piyano düeti. Her iki konserin programı hakkında bizi
bilgilendirebilir misiniz? “Küba Jazzı Gecesi”nde ‘Nocturne’deki
gibi orijinal Küba melodileri mi çalacaksınız yoksa kendi
kompozisyonlarınızı mı? Ya, Corea ile olan düetiniz..doğaçlama mı
çalacaksınız?
Chick Corea ile ilk düetimiz 1991 ve 92 yıllarına rastlar.
Japonya’da ‘Fuji Dağı Jazz Festivali’nde..sonra başka nerelerde
çaldık hatırlamayamıyorum ama, geçen sene Avrupa’da, özellikle
Almanya’da birlikte beş konserimiz oldu. Sonra Ekim veya Kasım’da
iki gece New York’ta Blue Note’da çaldık.. Chick’in 60.yaşgünü
nedeniyle, eğer doğru hatırlıyorsam. Biz bu düetler için kolay bir
yol seçtik..zaten hiçbir şeyi komplike yapmak istemiyoruz…sahneye
çıkıyoruz ve çalıyoruz…doğaçlama…spontan. Bazen iki veya üç parça
seçiyoruz..mesela Monk’tan bir parça veya Ellington’dan..konser
sonunda mesela Chick’in popüler güzel parçası Spain’i çalıyoruz.
Avrupa’daki programımızın aynısını mı burda yaparız bilmiyorum, ama
eğer yaparsak, akış şöyle oluyor: Önce iki, üç parçayı beraber
çalıyoruz. Sonra ben tek başıma çalıyorum.. konserin ikinci
yarısında ise bu defa Chick tek başına çalıyor, konserin sonuna
doğru yine beraber çalıyoruz…ve o zaman belki yine doğaçlama.. belki
‘Spain’..belki başka bir şey çalarız..bilmiyorum..(Burda keşke en
sonunda ‘Caravan’ı çalsalar diye içimden geçirmiştim ve çaldı!)
Herbie Hancock gibi başka önemli piyanistlerle de düet yaptığınızı
biliyorum. Konserden evvel beraber prova yapmak için zaman
bulabiliyor musunuz? Ve böyle önemli piyanistlerle düet yapmak diğer
formatlarda çalmayla –mesela trio’yla- kıyaslandığında ne gibi
farklılıklar ortaya çıkıyor? Düet yapmak daha mı zor… değişik
özellikler, yetenekler, tecrübeler mi gerektiriyor?
Bilmem. Böyle bir teklif geldiğinde ilk baktığım şey
benzerliklerimizin olup olmadığıdır. Eğer benzer şeyleri
paylaşmıyorsak teklifi kabul etmem. Ama 1-1.5 saat sahnede beraber
çalacak kadar bir benzerlik bulursam , o zaman tamam,
yaparım..benzerlikten kasdim de sadece müzikal açıdan değil, insani
yönden bir benzerlikten de bahsediyorum. Kimyasal bir benzerlik
yoksa olmaz..Bir de ben yarıştan falan hazzetmem. Bazen konsere
gelenler bunu bir yarışma gibi görüyorlar..oysa bu bir
yolculuk..sanırım biz Chick’le bu ruh beraberliğini Almanya’da
bulduk ve konser bittiğinde Chick çok memnun kalmıştı. Bir nevi
kendimizi aştık…çok rahattık…yaptığımızdan emindik ve insanlar çok
sevdi. Umarım aynı şeyler yarın burda da olur.
Amerika’daki ilk konserinizi 1993 yılında Lincoln Center’da basçı
Ron Carter’la beraber verdiniz, sanıyorum. O konserde harikalar
yarattığınızı okudum ve sonraları adınızın geçtiği hemen her yerde
bu başarılı parformansın da hep bahsi edildi. Kariyerinizde çığır
açan bu konserle ilgili neler söyleyeceksiniz?
‘Şımarık biri’ izlenimini bırakmak istemem ama bir şey söylemek
istiyorum: insanların sizi ve müziğinizi bilmesi, tanıması çok hoş
bir şey.. fakat, bu tarz bir popülarite ve üne ben çok önem vermem.
Önem verdiğim tek şey yanlışlarımı düzeltebilmektir.
Ama o konser sayesinde ilk kez Amerika’da tanındınız..
Evet.. ama.. Amerika’da ..Amerika’yı bilirsiniz..herşey
kocamandır..bazen kocaman ve iyi..ama bazen de kocaman ve kötü.. Ama
elbette benim için çok güzel ve önemli bir andı. Çünkü o sayede
dünyanın dört bir yanındaki insanlar müziğimi ve ismimi duydular ve
benimle irtibata geçtiler. Ondan önce ise Dizzy Gillespie ve Charlie
Haden benim için çok uğraştılar. Dünya çapında hem de..insanlara
beni anlattılar.. Önce Dizzy… Dizzy, benim müthiş reklamımı
yaptı..Sonra da Charlie..Küba’daki bir konserimi kaydetmiş ve New
York‘taki Blue Note ofisindeki insanlara dinletmişti. Sonra onları,
beni dinlemeleri için Küba’ya gelmeye ve akabinde de benle bir
kontrat yapmaları için ikna etti. Bunu hiç unutmayacağım. Bazen şu
da olabiliyor..ismin acaip büyüyebiliyor ama isminle müziğin aynı
seviyede olmayabiliyor..Her zaman ün ve popülaritenin yaptığın
müziğe bağlı olmadığını söylerim. Bu başka şeylere de bağlıdır.
Sonuçta iyi bir promosyonla beraber iyi bir müzik de lazımdır..daha
ileri gidersek, benle çalan müzisyenlerin de iyi olması gerekir.
Çünkü onlar için de epey para ödüyorum.
Benim sorularım için çaldığım zamana artık burada haklı olarak
müdahale edildi. Zaman daraldığından bir sonraki soru soruldu
bekletmeden: ‘Parçalarınızı dinleyiciye göre mi seçersiniz yoksa ne
istiyorsanız onu mu çalarsınız?’ Bu soru sahibinin ağzından çıkar
çıkmaz, Rubalcaba’nın yaramaz bir çocuğu andıran çilli yüzü asıldı.
Adeta ‘böyle bir soruyu bana nasıl sorarsanız, cevap sizce belli
değil mi?’ der gibiydi ifadesi. Sert diyebileceğim bir tonla
cevabına başladı:
Ben her zaman, hiçbir ödün vermeden ne istersem onu çalarım..belki
de benim problemim bu. Bana kim veya hangi şirket, ne derse desin
-şunu yaparsan plakların daha iyi satar gibisinden tavsiyeler de
dahil- ben yine de kendi bildiğimi yaparım. Benim için en önemli şey
müzikte dürüst olmaktır. Eğer çaldığınıza inanmazsanız, sizi
dinlemek için konserinize gelenleri de ikna edemezsiniz. Benim
çaldıklarımı beğenip beğenmemek size kalmıştır. Ama bir şeyi gözardı
edemezsiniz..ben ne yaparsam kaliteli yaparım ..çünkü iyi olan şeyle
sizin beğendiğiniz şey arasında bir ilişki yoktur. Muazzam bir sanat
eseridir belki ama siz sevmeyebilirsiniz. Bu mümkündür. Kısaca
çalarken, bestelerken, programıma veya albümüme parça seçerken veya
prova yaparken, ne olursa olsun her zaman beni mutlu edeni, bana
daha da büyüyebilmem için fırsat veren müziği seçmişimdir her zaman.
Hiç ödün vermeden. Geleneklere çok saygım vardır. Ben geleneksel
Küba müziği ile hep içiçe olmuş bir aileden geliyorum ve bundan çok
memnunum. Çok şanslıyım çünkü büyürken hep iyi müzisyenler ve iyi
müzikler dinledim..her tarz kaliteli Küba müziği dinleme şansım
oldu…dans, foklor ve diğer türleri.. o zamanlar 4-7 yaşlarında bunun
ne kadar önemli olduğunu idrak edememiştim ama 17-20 yaşıma gelince
ne kadar kuvvetli bir müzikal altyapım olduğunu farkettim. Her
stildeki Küba müziğini, tüm geleneksel kompozisyonları çalabildiğim
gibi başka müzikler de bana yabancı gelmiyordu..Jazz ve klasik müzik
gibi..ailemden de çok önemli dersler aldığımı söyleyebilirim.
Çaldığım müziğe dürüstçe yaklaşmayı ve moda akımlara itibar etmemeyi
onlardan öğrendim. Bir nevi kız arkadaşını veya evleneceğin kızı
seçerken yaptığın gibi. Seni olduğun gibi sevmeleri gerekir. Çünkü
başkasına kendini beğendirmek için değişemezsin. Sen sensindir
çünkü..İşte, ben de buyum!
Konu açılmışken..evli misiniz?
Evet 17 yıldır ve 3 çocuğum var.
Yıllar evvel ilk dünyaya açıldığınızdaki gencecik piyanistle şimdiki
usta arasında ne gibi farklar var? Gonzalo Rubalcaba, bu konumuna
gelirken hangi evrelerden geçti?
Her zaman pek çok seçeneği olan insan, az seçeneği olandan daha
iyidir derim. İlk yıllardaki en büyük problemlerimden biri çok
teknik bir şekilde çalmamdı. Çünkü çok kuvvetli bir okulda eğitimimi
almıştım ve müzik benim için müthiş bir tutkuydu. 17-18
yaşındaysanız, sizi dinleyenlere neler yapabileceğinizi göstermek,
bir nevi ustalığınızı kanıtlamak istersiniz. Bu normaldir. Benim, o
günden bugüne, yani 12-15 yıl boyunca öğrendiğim en önemli şey tüm
bildiklerimi, tecrübemi nasıl dengeli bir şekilde kullanacağım
olmuştur. Soğukkanlı bir şekilde, kendine güvenerek, zamanım
olduğunu idrak ederek.. böyle yaparsanız, kendinizi de iyi
hissedersiniz...Çünkü artık “bir şeyler kanıtlama” endişesinden
kurtulmuş, “bir şeyler verme” aşamasına gelmişsinizdir. Sanırım
geçtiğim esas evre bu olmuştur.
Başka bir piyanistle düet yaparken izleyicilerin farketmediği,
sadece piyanoyu çalan o iki kişinin arasında geçen ve sadece onların
hissettiği hangi anlar vardır? Bunları –özellikle Chick Corea ile
sizin aranızda olanları- bizimle paylaşabilir misiniz?
Her zaman böyle şeyler olur..tek bizim bildiğimiz
şeyler..bilemiyorum... bilemiyorum. Chick komik biridir. En
heyecanlısı sahnede ne olacağını hiçbir zaman kestiremememizdir.
Dolayısıyla kendimizi hep yeni bir şeyler beklerken buluruz. Bazen
sinirli oluruz..bazen de çok heyecanlı..hiç bir zaman ne
yapacağımızı bilmeyiz. Ama her zaman bir şey olur. Bitirdiğimizde,
bir kapı kapanmış olur ve sonraki konser tamamen farklı bir
yolculuğa başlangıçtır artık. Sanırım ben Chick’i , Chick de beni
kamçılıyor. Bu da beraber çalmamız için en güçlü neden. Yaptığımız
şey, sürekli birbirimize yeni bir şey vermek ve verdiğimize cevap
beklemek… Durmadan böyle bir oyun oynuyoruz sahnede. İzleyenleri
bilmem ama biz çok eğleniyoruz. Ama sanırım onlar da
eğleniyor..sahnede herşey net ve tertemiz olunca onlar da bizim bu
havamıza, duygularımıza ortak olabiliyorlar… bu işin bir parçası
oluyor hatta katkıda bulunuyorlar. Sanırım Chick Corea da benim gibi
düşünüyor çünkü bazen bu konuda konuşuruz . Onu henüz burda
görmedim. Sanırım bu akşamüstü ben trio’mla ‘soundcheck’ yaparken
geldi. Son çaldığımızda ise geçen yıl Kasım ayıydı. O tarihten beri
ne çaldık ne de prova yaptık onunla. Konserden evvel yarın öğleden
sonra biraz çalarız herhalde.
Yazımın başında bahsettiğim İsrailli radyocu Danny Karpel’in sorduğu
bu iki soruyla Gonzalo Rubalcaba’nın bizlere ayırdığı yarım saat
dolmuştu. Sempatik piyanistten bu kadar kısa sürede ayrılmak
açıkçası hiç tatmin edici değildi.. Laf olsun diye konuşan biri
değildi Rubalcaba..hemen her Kübalı gibi çok iyi eğitim görmüş,
müzik dışında da bir sürü ilgi alanı olduğu her halinden belli
ilginç biriydi..Ama çok da karalar bağlamamak lazımdı..ne de olsa
bizi Gonzalo’lu iki muhteşem gün daha bekliyordu ve tahminlerimde
yanılmadım..bu yılki İstanbul Jazz Festivali’ndeki ‘En Muhteşem
Konser Özel Ödülümü’, Esbjörn Svensson Trio ile paylaşan Gonzalo
Rubalcaba oldu!
Anasayfa |
|