| Seda
Binbaşgil: 1987 yılında ABD
Kongresi jazz’ı “bireysel ifadenin mükemmel bir modeli” ve “nadir ve çok
değerli bir Amerikan ulusal hazinesi” olarak tanımlayan bir kararnameyi
kabul etti. Özellikle Afrika kökenli Amerikan kültürünün kendini
ifadesinin bir ürünü olan jazz’ın, her zaman diğer kültürlerin,
geleneklerin müzikal etkilerine de açık olduğunu ve 1920’lerden beri de
dünya üzerinde çok farklı ülkelerin müzisyenleri tarafından çalındığını
biliyoruz. Fakat, önümüzdeki iki program boyunca, biz çok özet olarak ve
hızla Jazz’ın sadece Avrupa’daki serüvenine göz atacağız: Sanırım herşey 1918
Şubat’ında James Reese Europe’un 25 Fransız şehrini “Hellfighters” ismini
taşıyan ve 369. Piyade Alayı’nın Ragtime grubuyla ziyaret edip konserler
vermesiyle başladı, değil mi?
Francesco
Martinelli: Tam olarak bir
Ragtime grubu değildiler, ama çaldıkları müzik Ragtime’a çok yakındı.
Amerikan ordusunun, daha doğrusu o alayın resmi bando takımıydı.
Dolayısıyla, ilahiler ve askeri marşlar çalan bir gruptu. Ragtime ve dans
müziği, repertuarlarının sadece bir bölümüydü, ama Avrupa’da verdikleri
konserlerde ön plana çıkardıkları buydu, ve senkopasyon, müziğin sololara
açık oluşu, çalanların müziğe bireysel katkıları, o zamana kadar sadece
“Avrupa Klasik Müziği”nin daha katı kurallarına alışmış Avrupalı
dinleyiciler için bir şoktu elbette. Hatta marşları bile bir Avrupa
bandosundan çok daha farklı yorumluyorlardı. Alayın Amerika’ya dönüşünün
güzel bir tablosu vardır: New York limanına indikten sonra 5ci cadde
boyunca Manhattan’da yürüdüler. Böylece ilk defa zencilerden oluşan bir
geçit töreni yapılıyordu New York’ta. Askeri marşlar çalarak başladılar
yürüyüşlerine..yolda askerler, eşlerine, ailelerine, sevgililerine
kavuşmaya başladıkça, çaldıkları müzik de değişmeye başladı ve sonunda
125ci caddeye yani Harlem’e geldiklerinde müzik tamamen jazz’a dönüşmüştü
ve artık sokaklarda onların dönüşünü kutlayanlar için çalmaya
başlamışlardı. Bu Amerika’da zenciler için çok önemli bir andı ve James
Reese Europe da bu başarının sembolüydü.
Seda Binbaşgil:
O tarihlerde Avrupa’yı dolaşan sadece James Reese Europe değildi, değil
mi? “Original Dixieland Jazz Band” de var mesela bildiklerim arasında ve
üstelik bir de Buckingham sarayında Kral 5ci George’un huzurunda bir
konser vermişler. Bir de Avrupalılar, jazz’ı bu saydığımız gruplar gibi
Avrupa’da turneye çıkan müzisyenlerden dinleyip tanıdılar, ama aynı
zamanda zencilerden oluşan revülerle turneye çıkan ve jazz çalan
orkestralardan da bu müziğe aşina olmaya başladılar, doğru değil mi?
Francesco
Martinelli: Elbette. Bu
jazz’ın Avrupa’ya ilk geliş yollarından biridir. Revülerde her zaman jazz
müzisyenleri olurdu. Bu gruplar o aralar Avrupa’da çok popülerdi.
Dediğiniz gibi, İngiltere, Fransa, İtalya, İsviçre’de çaldılar. Bu arada,
Avrupalı bestecilerin de Amerikan müziğinden etkilendiklerinden bahsetmek
lazım. Amerikan müziğinden etkilendiğini söyleyen ilk besteci Brahms’dır
ve Amerika’ya yaptığı bir yolculuğun arkasından yazdığı anılarında
zencilerin söylediği ilahilerden bahsetmiştir. Ravel ve Debussy de
etkilenenler arasındadır. İsviçreli orkestra şefi Ernest Ansermet ise
“geleceğin müziği bu olacak işte” diyerek klarinetçi Sydney Bechet’yi öven
bir makale yazmıştı.
Seda Binbaşgil:
Haziran 1919’da Will Marion
Cook “Southern Syncopated Orchestra”sı ile Avrupa’da turneye çıkar ve
bundan hemen önce de Sydney Bechet’yi işe alır. Bechet sonra Avrupa’da
kalır ve bahsettiğiniz İsviçreli şef de onunla bu şekilde tanışır.
Herşey James Reese
Europe ile başladı dedik ve bir yerde okuduğuma göre Europe, jazz’ın zenci
Amerikan kültüründen kaynaklandığını şu sözleriyle belirtiyor: Zenci,
müzikte alışılmışın dışında, özgün olan herşeyi sever ve jazz ona çok
hitap eder. Bizim de beyazlara karşı ırkçı duygularımız var: Eğer
beyazları taklit edersek, ortaya kötü kopyalar çıkar.” Ama tersine
beyazlar siyahları taklit etti bu sefer Avrupa’da ve üstelik ortaya hiç de
kötü kopyalar çıkmadı değil mi? Avrupa Jazz’ının ilk önemli siması kimdi?
Francesco
Martinelli: Avrupa jazz’ının
ilk önemli siması Roman gitarist Django Reinhardt’tır. Bu araştırmaya açık
bir konu aslında. Django’nun liderliğinde Romanlar neden jazz’ı bu kadar
çekici buldular ve sonunda günümüzde hala dinlenen, bir nevi kendi jazz
markalarını nasıl yarattılar? Doğudan geliyorlardı ve jazzla bir şekilde
benzeşen değişik müzikler çalıyorlardı. Orta Avrupalıların Klezmer müziği,
Rus müziği gibi. Paris restoranlarında balalaykalar çalarlardı örneğin.
Batı tarzında bir gam, ve ritmik uygulaması olmayan hint müziği
geleneğinden geldikleri için belki kendilerini jazz’a bu kadar yakın
hissettiler. Çünkü jazz’da da notalar “kırıktır” ve ritmler çok daha
karmaşıktır ve klasik batı müziğine kıyasla dans ve doğaçlamaya daha
yakındır. Her neyse, ressam bir arkadaşı Django’yu Nice’e çağırdı. İlkel
resim sanatıyla ilgili biriydi. Yapısı itibarı ile jazz bu sanatçılara
doğal olarak heyecan veriyordu. Ona Louis Armstrong dinlettiği ve
Django’nun ağlayarak hayatında o güne kadar onu bu kadar derinden
etkileyen hiçbir müzik dinlemediğini söylediği anlatılır hep. “İnsan
Müziği” yani müziğin arkasındaki insanı hissettiren müzik olduğunu söyler
bu dinlediğinin Django.. Django jazz çalmak isteyen ilk Roman’dı ve “Hot
Club de France”da ona olağandışı bir beşli ayarlandı, olağandışı çünkü
sadece yaylılardan oluşuyordu beşlisi.
Seda Binbaşgil: “Hot
Club de France” nasıl bir organizasyondu?
Francesco
Martinelli: Hugues Panassié
tarafından başı çekilen “Jazz Kulüpleri Federasyonu”na verilen isimdi.
Jazz-severlerin jazz dinleyebilecekleri küçük kulüpler kurulurdu değişik
şehirlerde ve çeşitli konserler düzenlerlerdi, müzisyenleri davet ederler
ve Fransa’da turneler organize ederlerdi.. Bu ve bunun gibi diğer
etkinliklerinin yanısıra bir de dergi çıkarırlardı. “Hot Club de France”
Django’nun da sponsorluğunu yapardı, mesela İtalyan kökenli kemancı
Stephan Grapelli ve Fransız ve Roman ritm ve bas gitaristlerden oluşan
grubunun kurulmasına önayak olmuşlardı. Bu grup da çok ilginçti, çünkü o
zamana kadar jazz sadece yaylılarla çalınmamıştı hiç.
Seda Binbaşgil:
Avrupa’da jazz’ın başlangıcı –veya sizin sözlerinizle “emekleme dönemi”-
James Reese Europe’un 1919 yılında Avrupaya gelişiyle start aldı
diyebiliriz herhalde. Bu dönem ne zaman sona erdi?
Francesco
Martinelli: 1920’lerden önce
‘18 ve ‘19’da Avrupa’da jazz duyulmaya başlanmıştı ve sanırım emekleme
veya çocukluk dönemi de saksafoncu Coleman Hawkins’in Avrupa’yı
terkedişiyle son buldu denebilir. Coleman Hawkins Avrupaya jazz çalmak
için gelen Rex Stuart veya Sydney Bechet gibi isimlerden biriydi. O
zamanın şartlarında grubunu getirmek zor olduğu için tek başına geldi
Avrupa’ya ve Paris, Belçika, Hollanda..bir çok yerde çaldı. Özellikle
zenci olduğu için de giderek şiddetlenen Nazi tehdidini hissetti üzerinde
ve 1939 yılında New York’a dönmek zorunda kaldı. Döner dönmez de onu
Amerika’da çok kısa zamanda “tenor saksafonun kralı” konumuna getirecek
olan ünlü albümü “Body & Soul”u kaydetti. Özetle jazz’ın Avrupa’daki ilk
döneminin 1919-1939 yılları arasındaki 20 sene olduğunu söyleyebiliriz.
Seda Binbaşgil:
2.ci Dünya Savaşıyla birlikte Avrupa’da jazz durmadı ama değil mi? Bu
konuda neler söyleyeceksiniz?
Francesco
Martinelli: Hayır durmadı. Jazz
müziği farklı bir konum ve boyutta dinlemeye devam edildi. O sıralarda
moda olan jazz parçalarının çoğunun bestecileri yahudi kökenliydi.
Dolayısıyla, Nazi Almanyası’nda bu parçalar siyasi rejimin “Entartete
Musik” diye adlandırdığı ve Nazilerin çalınmasını yasakladığı “dejenere,
yoz müzikler” listesinde bulunuyordu. Ama öte yandan bir çok Alman
entelektüel, hatta askerler ve subaylar ise jazz’ı severek
dinliyorlardı..bir nevi madalyonun iki değişik yüzü yani.. Bir yandan jazz
resmen yasakken, diğer yandan askerlerin verdikleri özel partilerde tercih
edilen müzik konumundaydı. Bu İtalya’da olan bitene de çok yakın:
İtalya’da da yasaktı jazz. Ama insanlar tanınmamaları için şarkıların
adlarını değiştiriyor ve bunların yerine İtalyanca sözcükler
kullanıyorlardı. Mesela Mussolini jazz’a karşıydı ama oğlu sonunda bir
jazz piyanisti olup çıktı. Django da Alman işgali sırasında kendini hiç
güvende hissetmiyordu tabi, çünkü Romanlara karşı da Alman zulmü vardı ve
bir keresinde pasaportu filan olmadan İsviçre’ye geçmeyi denedi, ancak
Nazi subayları onu durdurdular. Ama geri çevirmeden önce de birlikte bir
fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmediler: Django ve Nazi subayı hayranları..
Mike Zwerin adında
Pariste yaşayan bir gazetecinin “Swing Under the Nazis” (=Nazi döneminde
Swing) ismini taşıyan bir kitabı vardır. İnsanı altüst eden bir kitaptır
ama çok ilginçtir. O dönemin Almanyası’nda elden ele dolaşan fanzinlerin,
yani elle yazılmış jazz yazılarının toplandığı bir kitaptır o..Rusların
“samizdatları” gibi bir nevi..
Seda Binbaşgil:
Çok ilginç bu anlattıklarınız.
Peki, Fransa’yı Avrupada jazz’ın kaynağı yapan faktörler nedir sizce?
Francesco Martinelli: Sanırım üç, dört faktör var. Birincisi ve
bence en az bilineni Fransa’da klasik müzikte hala yaşatılan bir doğaçlama
geleneği var. Paris konservatuarında org için doğaçlama dersi var. Bu
orgcular aslen kilisede çalmak üzere yetiştiriliyorlar ve kilisede
seremoniyi yöneten kişinin ritmine uyabilmek için de kimi zaman doğaçlama
çalmak durumunda kalabiliyorlar.
İkinci faktör de
aslında bir bakıma klasik müziğe bağlı. Fransa’da nesiller boyunca Ravel,
Debussy gibi pek çok besteci jazz’ın soundu, ritmi ve renginden
etkilenmişti ve bu yeni müziğe kendi müziklerinde yer vermeye başladılar.
Fransayı Avrupa Jazz’ının doğuş yeri yapan sebeplerden üçüncüsü de
Fransa’nın genel entelektüel ortamı ile ilgilidir. Fransa’da ressam,
filozof, yazar, koreograf, yönetmen gibi entelektüel bir kesim jazz
ritmlerini etkileyici buluyorlardı. Jazz çalınan yerlerin atmosferi bile
farklıydı, klasik müzik konserleri ile vals , müzet yapılan dansingler
arasında bir ortamdı bu. Yani hem entelektüel bir hava vardı, ama aynı
zamanda ortam resmi değildi, arada yanınızdakiyle sohbet de
edebiliyordunuz. Aslına bakarsanız jazz çalınan yerlerin havası, 100 yıl
öncesinin klasik müzik ortamlarından da çok farklı değildi. Mesela Mozart
mektuplarında bunu açıkça ortaya koyar, “dinleyiciler çaldığım melodileri
beğendikçe konser esnasında coşkuyla ayağa kalkıp beni alkışlardı” der ve
bundan çok mutlu olur, çünkü dinleyicisinin beğenisini hemen o anda alır.
Ama mesela bugün bir izleyici olarak bir klasik müzik konserinde böyle bir
şey yapsanız, salondan atılırsınız.
Dördüncü sebebe
gelince diyebilirim ki Fransa’ya gelmek Amerikalılar için sosyal bir sınıf
atlama anlamına da geliyordu. Amerikada “gece klübü müzisyeni”yken,
Fransa’da , İtalya’da, İngiltere’de, daha doğrusu Avrupa’nın neresine
giderlerse gitsinler “sanatçı” olarak karşılanıyorlardı.
Seda Binbaşgil:
Tabi şunu da eklemek lazım. Jazzcıların çoğu Afrika kökenli Amerikalılardı
ve Amerika’da saygı görmeye hiç alışmamışlardı. Halbuki Avrupa’da
beyefendi olarak muamele görüyor ve kendilerine hayranlık duyuluyordu.
Francesco
Martinelli: Aynen öyle. Ama
burada bulamadıkları bir şey vardı ki o da müzikal anlamda heyecandı.
Hemen hepsi müziklerini tazelemek, güncellemek, ordaki jazz
müzisyenleriyle yine birlikte çalmak için belli dönemlerde New York’a
giderlerdi. Ama Fransa’da bulunmak hepsine de iyi gelirdi bebop davulcusu
Kenny Clarke gibi. Modern davulun önde gelenlerinden biriydi Kenny Clarke
ve Fransa’ya temelli yerleşmişti… Amerika’dan buraya çalmaya gelen
müzisyenlere yardımcı olurdu. Baştan beri davul Avrupa jazz’ının en zayıf
noktasıydı. İşte bunun giderilmesinde Clarke’ın büyük katkıları oldu.
Hemen Fransız basçı Pierre Michelot ile ayrılmaz bir ikili oluşturdular.
Clarke/Michelot ikilisinin ritm alanındaki beraberlikleri Fransız jazz
kayıtları için büyük önem taşımıştır.
Seda Binbaşgil:
İster Amerika’da olsun, ister Avrupa’da olsun jazzla ilgili konuştuğumuzda
Miles Davis’den bahsetmemek belli konuları atlamak anlamına gelir. Bu
nedenle Miles Davis’in Avrupa jazz’ına katkısından da bahsedebilir miyiz
lütfen?
Francesco
Martinelli: Miles Davis düşük
kaliteli müzisyenlere karşı hiç toleransının olmamasıyla
bilinirdi.“Ascenseur Pour
L' Echafaud"
isimli bir Louis Malle filmine müzik
yapması için 1957 yılında Fransa’ya davet edilmişti Miles Davis ve orda
Fransız müzisyenlerle çalıştı, davulda yine Kenny Clarke vardı, basta
Pierre Michelot, ve yarı Fransız yarı Amerikalı tenor saksafoncu Barney
Wilen. Miles Davis’in bu kadar önemli bir kaydı Avrupalı, Fransız
müzisyenlerle yapması, artık Avrupalı müzisyenlerin kalitesinin ispat
edildiğini ima ediyordu. Eğer Miles Davis onlarla çalabildiyse ve bu kayıt
için Amerika’dan müzisyen getirtmediyse, muhakkak iyi olmalıydılar.
Seda
Binbaşgil:
Francesco, neden sanat – daha çok sinema diyelim- hep jazz’la içiçe
oldu..özellikle de Avrupa’da?
Francesco Martinelli:
Jazz ve sinema benzer bir tarihi paylaşırlar. Her ikisi de kayıt
teknolojisinin getirdiği olanaklar sayesinde doğdu ve gelişti. Jazz’ın
varolabilmesi için gerekli olan, yazılı partisyonlardan çok ses
kayıtlarıdır. Sesin kaydı jazz’ın yaygınlaşmasını, görüntülerin kaydı da
sinemanın gelişmesini sağladı. Yani sinema ve jazz, kardeş sanat
sayılabilirler. Avrupalı yönetmenlerin ilk tercih ettikleri müzik jazz
oluyordu. Amerika’da doğaçlama çalabilen jazzcılar “sessiz filmler” için
müzik yapıyorlardı. Yani ekranda gördükleri sahnelere müzik
uyduruyorlardı. Fats Waller ve Count Basie gibi isimler jazz
kariyerlerine, sessiz filmlere müzik yaparak başladılar. Hala Bill
Frisell gibi pek çok müzisyen bir filmin gösterimi esnasında canlı olarak
müzik yapmakta ve bundan zevk almaktadır. Müzisyenler, Buster Keaton
filmlerine müzik yapmışlardır mesela ve bu birliktelik bize, o zamanki
filmlerin akışlarının da –özellikle ilk sessiz filmlerde- aslında nasıl
jazz’a yakın, hatta senkoplu olduğunu gösterir. Özetle, Avrupalı
yönetmenlerin ilk tercihiydi jazz ve ‘60lardan itibaren, aralarında, Miles
Davis’in “Ascenseur Pour L’Echafaud” isimli film için yaptığı müzik, Art
Blakey’nin “Kaybolan Kadınlar” isimli çok ünlü bir diğer filme yaptığı
müzik de olmak üzere, bir çok Avrupalı yönetmen, filmlerine müzik
yapmaları için jazz müzisyenlerini davet etti.
Seda
Binbaşgil: Peki.
Yine Fransa’yla ilgili ama başka bir konuya geçelim isterseniz. Burada
“Erken Dönem Jazz” ile “Modern Jazz” severler arasında çok ateşli bir
savaş başladığından bahsetmiştiniz..
Francesco Martinelli:
Evet. Bu tabi bize bugün çok komik geliyor ama o zaman yaşananlar çok
ciddi bir kavga, hatta bir kilisenin iki ayrı inanca bölünmesi gibi bir
hizipleşme niteliğindeydi bile denebilir. O sıralarda Charlie Parker &
Dizzy Gillespie Paris Festival’inde çaldılar. Biraz evvel bahsettiğimiz
“Hot Club de France”ın kurucusu ve direktörü Hugue Panassié o festivalde
ilk kez Bebop sound’unu duydu ve deklare etti: “bu jazz değildir!” Çünkü
ona göre, Jazz ‘30’larda bitti.. New Orleans’la başlayıp erken swing
dönemi ile sona erdi. Bebop ise söz konusu bile edilemezdi. “Çaldıkları
belki Çin müziğidir, belki çağdaş müziktir, ama jazz’la alakası yok”
derken, Charlie Parker ve Miles Davis’e gönderme yapıyordu. Tabi bazıları
bu müziği sevdi ve jazz olarak kabul etti, böylece birbirine rakip iki
kamp ve sonunda iki de festival çıktı ortaya. Eğer jazz’ın tarihine
bakarsanız, her zaman jazz’ın nerde başladığı ve nereye gideceği konusunda
kesin fikirleri olan birilerine rastlarsınız… Sanatı ayrıştırmaya,
kategorize etmeye çalışan insanlara… Benim daha açık bir vizyonum var..
Çağdaş hiçbir müzik jazz’sız olamaz ve jazz da bunca değişik müziği bu
kadar etkilediğinden dolayı kendisiyle gurur duymalıdır.
Seda
Binbaşgil:
Fransa’daki bu ateşli jazz tartışmaları Amerika’dakilerle aşağı yukarı
benzer zamanlarda mı başladı?
Francesco Martinelli:
Evet yaklaşık olarak öyle. Ama Amerika’dakiler çok daha yumuşak,çok daha
iyi niyetli tartışmalardı. Fransa’daki gibi fiziksel kavgalar yoktu orda.
Fransa’da tartışmalar politika gibi başka alanlara, kişilerin özel
hayatlarına, ahlak anlayışlarına kadar girdi ve giderek çirkinleşti.
Gerçi bugün artık o savaş bitmiş durumda ama, orda burda hala savaşan
bazı neferler yok değil. Bu biraz şuna benziyor; mesela savaş biter ama
cangılın içinde bir yerde kaybolmuş olan Japon asker 20 yıl sonra ortaya
çıkar ve savaşın bittiğini yeni öğrenir! Beni korkutan bunun modern
uyarlaması..yani jazz nedir ne değildir diye anlatan insanların yeniden
varolması.
Seda
Binbaşgil: Aynı
dili konuştukları için pek çok insan Avrupa’da jazz’ın Fransa’da değil de
İngiltere’de başladığını varsayabilir. Ama öyle olmadı. Peki neden?
Francesco Martinelli:
Aslında bu doğru bir mantık yürütme ve soru da iyi bir soru. Sebebi şu:
İngiltere’deki müzisyenler sendikası, bire bir bir değiş-tokuş olmadığı
takdirde Amerika’dan jazz müzisyeni getirmeyi yasaklamıştı. Bu da şu
anlama geliyordu: İngiltere’ye gelip çalan her bir Amerikalı müzisyen
karşılığında, bir İngiliz müzisyenine de Amerika’da iş bulunması
gerekiyordu. İngiltere’deki müzisyenlere saygısızlık etmek istemem ama,
özellikle 1940’larda ve ‘50’lerde, jazz müziğinde, Amerikalı müzisyenler
Avrupalı müzisyenlere göre çok daha iyi ve ileriydiler. Dolayısıyla bu
değiş-tokuş pek mümkün değildi, işte bu kural yüzünden Amerikalı
jazzcılar uzun süre İngiltere’de çalamadılar. Mesela Louis Armstrong ve
Duke Ellington gibi ünlüler bile ancak bir revü veya bir vodvilin parçası
olarak İngiltere’ye davet edilebilmiş ve konser verebilmişlerdi. Diğer bir
deyişle, onlar müzisyen olarak değil ancak “entertainer” veya “showmen”
olarak işe alınabilmişlerdi. Tüm bunların İngiliz müziğine iki farklı
etkisi oldu. İngiltere’de uzun bir müddet, sadece erken dönem jazz ve
blues çalındı sonuç olarak ve bu da, bu ülkede bir çok blues grubunun
kurulmasına yolaçtı. Bu blues hareketi de daha sonraları Amerika’yı
istila eden İngiliz pop müziğinin temelini oluşturdu. Biliyorsunuz Rolling
Stones bir blues grubu olarak yola çıkmıştı ve hatta Beatles’ın ilk dönem
parçalarında da blues etkileri hissedilir. Yani bu kuralları koymakla
müziği koruyucu bir önlem alınmıştı. Ama bu yasak kaldırılır kaldırılmaz,
İngiltere kısa zamanda kendini toparladı. Mesela Avrupa’nın en önemli
jazz kulüplerinden biri olan “Ronnie Scotts” Londra’dadır. Ronnie Scotts
ve Thelonius Monk’tan Roland Kirk’e kadar geniş bir yelpazede müzisyenleri
en az 2 hafta çalmak üzere davet ediyordu. Onlar da rahat bir ortamda
çalışmaktan memnun kalıyor, şehri gezip görecek, dinlenecek vakitleri
oluyordu. Tek bir gün, tek bir konser vermek -belki müzikal açıdan iyi
bir şey ama bir müzisyen olarak size 2 hafta sürece çalmanın “groove”unu
veremez, çünkü bu sürede müzisyenler dinleyicilere, ortama da alışmaya
başlarlar. Bu da jazz için önemli bir faktördür. Ronnie Scotts
İngiltere’deki Modern Jazz hareketinin başını çeken bir müzisyendi. Zoot
Sims tarzı “cool” tenor saksafon çalardı. Yeni sound’lara hep açıktı.
Prova yapacak yerleri olmayan müzisyenlere bile kapısı açıktı. New York’ta
da bir zamanlar ortam böyleydi, Pazartesi geceleri, big bandler ya sırf
zevk için ya da yeni aranjmanları denemek için kulüplerde toplanıp
çalarlardı. Ronnie Scotts da işte İngiliz jazz’ı için bu işlevi görürdü.
Flamingo gibi başka kulüpler de vardı. Ancak Ronnie Scotts onlar gibi
ticari değildi, yeri farklıydı onun.
Seda
Binbaşgil: Zaman
sınırlamamızdan dolayı, sanırım İngiltere üzerinde konuşmamızı da burda
bitirmemiz gerekecek. Hangi ülkeye gidiyoruz şimdi?
Francesco Martinelli: Hollanda’ya. Hollanda dünyadaki en müzikal
ülkelerden birisidir. Kişiye göre en fazla senfoni orkestrasının
bulunduğu yerdir mesela. Çok erken dönemlerden başlayarak, Hollanda da
pek çok büyük şirket müzik etkinliklerine sponsor olmaya başladı,
Philips’in Yannis Xenakis’e, Brüksel dünya fuarı için müzik sipariş
etmesi gibi. Yani müzik orda çok popüler bir konumdadır, aklıma
nefeslilerden oluşan gruplar geliyor mesela Hollanda deyince.. bir de
mekanik müzik yapma çok Hollanda’ya özgü bir şeydir…müzik kutusuyla ve
zillerle yaptıkları müzik diğer Avrupa ülkelerine nazaran çok daha
komplike ve farklıdır. Hala bu konumunu korumaktadır. Ayrıca, en
önemli jazz festivallerinden biri olan “North Sea Jazz Festival” (Kuzey
Denizi Jazz Festivali) Haag’da yapılmaktadır. Ülkede beste yapanları ve
çalmayı teşvik edici ve gayet iyi çalışan bir destek yardımları sistemi
vardır. Mesela bir Hollandalı müzisyen bir kulüpte çalacaksa, ücretin
yarısını devlet üstlenir, sadece diğer yarısını kulüp öder. Dahası da var;
müzisyenlerin sağlık sigortası, emeklilik ödenekleri falan vardır. Bu
konularda Avrupa’daki en gelişmiş sistem Hollanda’dadır. Sistem özellikle
sürekli bir işi olmayan free-lance jazz müzisyenleri için hayati önem
taşır. Bu hareketin önde gelenlerinden biri de, kendi grubunu kurmadan
önce Hollanda’daki pek çok jazz müzisyeniyle çalan Willem Breukerdir.
Breuker’ın eserleri büyük müzikalite içerdiği gibi, müziğinde jazz’a,
hatta Paul Whiteman geleneğindeki gibi yaylıları da içeren senfonik
jazz’a duyduğu derin sevgi hissedilir her zaman. İleri bir teknikle
çaldığı soprano saksafonuyla yaptığı doğaçlama soloları zaman zaman içinde
komiklikler barındırır.
Seda
Binbaşgil:
Sanırım “Free Jazz”ın, Avrupa jazz’ının gelişimine yaptığı katkılardan
bahsetmedik. Biraz da bundan konuşalım mı?
Francesco Martinelli:
Evet. Aslında çok önemli bir
katkı tabi. Pek çok önemli müzisyen Free Jazz dinleyerek geliştirdiler
kendilerini. Free jazz derken 1960’larda Sun Ra, Paul Bley, Bill Dickson,
Cecil Taylor -ve belki de aralarında en önemlisi Ornette Coleman- gibi
müzisyenler tarafından yapılan pek çok farklı stildeki müzikleri
dinlediler. John Coltrane, ve Eric Dolphy bile kariyerlerinin sonuna
doğru serbest formatlı müzik çalıyorlardı. “Free jazz” biraz da ne anlama
geldiği pek belli olmayan bir terimdir. “Hiç kuralı yoktur” demek değildir
elbette. Free jazz’da da kurallar vardır ama müziğin formunu müziğin
gelişimi belirler… performanstan yani icradan evvel belli değildir format.
Bir bakıma çok ileri düzeyde bir müzik yapmaktır Free Jazz ve sanırım,
Türk geleneksel müziğini bilenler kendilerini bu kavrama uzak
hissetmeyeceklerdir. Free Jazz bu müzisyenlere, -hangi ortamdan gelirlerse
gelsinler- jazz’la tanışmaları için tam, eksiksiz bir özgürlük sağladı.
Çünkü müzisyenler, klasik müzik, folk müziği, hatta müzikle alakası
olmayan sanat ortamlarından bile gelebiliyorlardı. Müzikle alakası
olmayan sanat ortamları derken özellikle Almanya’da avangard sinema,
avangard resim, avangard bale sanatı çok gözdeydi ve Pina Bausch dans
stüdyolarıyla Wuppertal gibi bir ortamın müzisyenlerle olan ilişkisi
serbestçe doğaçlanan müzik için çok anlamlıydı. 1960’ların sonuna doğru,
Avrupa’nın her tarafına yayılan bir ağ kuruldu 3-5 müzisyen tarafından.
Bunlar çalış ve çalışma tarzları üç aşağı, beş yukarı benzer
müzisyenlerdi, ve beraber çalmaya başladıklarında da “Serbest Doğaçlanan
Avrupa Müziği” dediğimiz tarz çıktı ortaya…belki kullanışsız, elverişsiz
bir isim ama yine de “jazz proper” (=esas jazz) dan farkını ortaya
koyabilmesi açısından uygun bir tanım bence ve bu müzik de, jazz
olmasaydı bugün varolamazdı. Bu müziğin önde gelenleri Breuker, Mischa
Mengelberg, Hollanda’da Han Bennink, İsveç’te Maarten Altena, Lars Gullin,
Derek Bailey, Paul Rutherford, İngiltere’de Evan Parker; Almanya’da
Alexander von Schlippenbach, Paul Lovens, Peter Kowald gibi isimlerdi. Bu
arada, ilgilenenler için belirtmek istiyorum, İngiltere’de Sheffield
Üniversitesi’nin web sitesinde yeralan bir “Avrupa Serbest Doğaçlama
Sayfası” vardır ki burdan “Avrupa Serbest Doğaçlama Müziği” hakkında
ansiklopedik bilgilere rahatlıkla erişilebilir.
(http://www.shef.ac.uk/misc/rec/ps/efi/)
Seda
Binbaşgil:
İskandinavya Jazz’ı hakkında ne diyeceksiniz?
Francesco Martinelli:
Fransa’nın yanısıra, Avrupa Jazz’ının doğup geliştiği yerlerden biri de
İskandinavya’dır. İskandinavya’daki müzik sistemi de bir bakıma
Hollanda’dakini çağrıştırır. Bu yüzden bir sürü müzisyen Danimarka’ya
taşınmıştır. Danimarka bir de oldukça modern ve avangard müzisyenlerin
davet edildiği kafe’lerin, Golden Circle gibi kulüplerin olduğu bir ülke.
Bu konuda Fransa’dan bile daha açıktır. Ornette Coleman, Cecil Taylor gibi
isimler,bazı önemli albümlerini Danimarka ve İsveç’te kaydetmiştir.
Danimarka’nın ayrıca bariton saksafoncu Lars Gullin gibi çok iyi
müzisyenleri de vardı. İskandinavya, sampling ve elektroniği, modern ve
farklı dans ritmlerini jazzla kaynaştırması açısından Avrupa Jazz’ının
önderi olmuştur. Şimdi bu alanda çalışan pek çok müzisyen var. Örneğin
İstanbul’da bir çok kez sahne alan Bugge Wesseltoft. Heyecan verici bir
müzik bu. Jazz doğaçlamasını alıp onu modern dans ortamıyla
birleştiriyorlar bu müzisyenler…
Seda
Binbaşgil: Bir
örnek de İsveçli Esbjörn Svensson üçlüsü, değil mi?
Francesco Martinelli:
Evet. Onlar da öyle..müziğe bu tarz bir yaklaşım İlhan Erşahin’den de
gelmişti. Bu heyecan verici yeni bir gelişme, şu aralar yaşanıyor ve
İskandinav ülkeleri de burda başı çekiyorlar. Aynı zamanda bahsettiğimiz
gibi devlet yardımlarının da bu ülkelerde tabi çok katkısı oluyor müziğe,
mesela devletin, albümlerin sponsorluğunu yaptığı bir markası var ve
sadece klasik müzik veya geleneksel jazz’ı desteklemiyor, aynı zamanda
çağdaş, modern jazz albümlerini de çıkarıyor.
Seda
Binbaşgil: Önemli
yeni yollar açıldı müzisyenler için 1960’larda ve bunlardan birinin Avrupa
jazz’ına katkılarından konuştuk. Free Jazz’ın yanısıra, bir diğer yenilik
de o güne dek hiç duyulmamış bazı kayıtların artık müzisyenlerin
kullanımına da açık olmasıydı. Biraz bunun ayrıntılarına girebilir miyiz
şimdi?
Francesco Martinelli:
Bu iki olay da birbiriyle biraz içiçe geçmiş gibi. Aynı zamanlara rastlar
gelişimleri. İlk elektronik müzik denemeleri, ilk Free Jazz denemeleri
bahsettiğiniz bu kayıtların piyasada rahatça bulunabilir olmalarıyla aynı
zamana rastlar.. o tarihlerde şimdi “dünya müziği” olarak adlandırdığımız
bu albümleri rahatça bulabilir, alabilir oldu herkes. Şimdi buna alışmış
durumdayız, ama o yıllarda böyle bir şey duyulmamıştı bile. Japon, Afrika,
Latin, Orta Doğu, Çin müziği albümlerini kolaylıkla bulup dinlemeye
başladı müzisyenler ve bu yeni kayıtlarda duydukları müzik tonlarını,
renklerini kendi müziklerine katmaya başladılar. Bu da onların müzikleri
için önemli bir gelişmeydi elbette.
Seda
Binbaşgil:
Verdiğiniz değerli bilgilerle programıma yaptığınız katkılardan dolayı çok
teşekkür ederim, Francesco.
(Radyo Programı dizimiz zamanımız elvermediğinden burda noktalandı. Bir
sonraki İstanbul ziyaretinde kendisiyle başka radyo programları yapmak
üzere sözleşerek Francesco Martinelli’ye veda ettim.)
Anasayfa
|