| |
Tüm duyularınız her an
tetikte olmak zorunda Küba’da. Yorucu olur diye aklınızdan en ufak bir
şüphe bile geçiyorsa sokağa adım atmamanız gerekir. Görsel, işitsel,
kültürel ve hatta midesel bir şölenle karşı karşıyasınız daima. Bir de hep
bir zaman tünelinde gibisiniz, Küba size geçmişi yaşama fırsatını
verebilecek pek ender yerlerden.. İnsanları ise “Yahu kaldı mı böyleleri?”
dedirtecek cinsten.
Ama
konumuz elbette müzik. Ry Cooder’ın dediği gibi “Küba’da müzik bir nehir
gibi akıyor”. Açık Radyo’da bir aralar latin caz programı yapmama rağmen
hiç bir zaman “Küba müziği” favorim olmamıştı. Meğer bunun için Küba’ya
gitmem gerekiyormuş. Şimdi anlıyorum ki bu müziği gerçek anlamıyla
değerlendirebilmek ve sevmek için öncelikle o insanları tanımak
lazım...çoğunluğu gerçek bir sefalet içinde yaşadığı halde, devrimden “bu
farklı, çünkü bu bizlerin, Küba halkının devrimi” diye gururla
bahseden...çektiği onca geçim sıkıntısına rağmen, sürekli gülümseyen,
fırsatını bulduğu her zaman ve her yerde şarkılar söyleyen, Afrika kökenli
ritmlerle coşarak danseden...Sonra o güzelim adayı görmek lazım...kuzey
kıyılarını Atlantik Okyanusu’nun, güney kıyılarını Karaip Denizi’nin
yıkadığı...gerek konumu, gerek büyüklüğü ama herşeyden önemlisi benzersiz
karakteri ile Karaipler’in hakimi o egzotik adayı muhakkak görmek
lazım...adayı çepeçevre sarmalayan geniş, modern otobanlar gördüğüm en
yalnız, en öksüz yollar; çünkü arabaları yok. Nasıl olsun ki, insanlarda
araba alacak birikim yok, varolan arabalar ise öylesine eski ki, bir saat
gidebiliyorlarsa, tamirlerine dört saat gerekiyor, o kadar dökülüyorlar,
ne de olsa en yenileri devrimin başladığı sene ithali durdurulan ‘59 model
Amerikan arabaları...Ama tam olarak bomboş da değil yollar, bisikletler
var otobanlarda, Sovyetler Birliği parçalandıktan ve Küba’ya yardımı
kestikten sonra, devletin Çin’den getirttiği bir milyon bisiklet...ama dağ
tepe demeden her yere bisikletleriyle gitmeye çalışan veya otoban
çıkışlarında kümelenip önlerine ne gelirse otostop yapan halka
yaklaşırsanız, şaşırıyorsunuz. Çünkü yorgunluktan ve bezginlikten çok
müzik sesi geliyor kulağınıza yine, şarkılar... danslar...Müzik, Kübalının
adeta terapisi ve yaşam felsefesi olmuş.
Küba’da müzik her yerden geliyor, damlardan bodrumlara kadar her yer
ritmle sallanıyor...hiç durmuyor. Resmi istatistiklere göre Küba’da
profesyonel müzisyen olarak adlandırılan tam 12 000 kişi bulunuyor. Yani
bunların esas işi müzik, başka uğraşları yok. Havana’da çok popüler bir
meydandaki en merkezi kafeye oturup bir kahve sipariş ettiğinizde, garson
mahçup bir şekilde “maalesef bugün kahve yok” diyebiliyor ama aynı kafede
çalmakta olan orkestranın cd’sinden istediğiniz kadar size satabiliyor,
müzikte stok mükemmel!
1959 yılında yani devrimin yapıldığı sene, Küba’ya müzikal açıdan
bakarsanız çok başarılı...Onlarca sene dünya müziğini etkilemiş...ama
devrimle birlikte başta Amerika olmak üzere diğer ülkelerde de Küba
müziğinin varlığı giderek azalmış, ta 1997 yılında Ry Cooder’ın
“Buena Vista Social Club” adı altında ele aldığı dev müzik projesine
kadar. Bu projenin yankıları diğer ülkelerde olduğu gibi Küba’da da çok
çarpıcı. Proje, yetenekli ama oldukça yaşlı Kübalı müzisyenleri bulup,
onları dünyanın dört bir yanındaki müzikseverler ile tanıştırarak, Küba
müziğinin yeniden hatırlanmasına ve sevilmesine önayak olurken, adada
bambaşka bir oluşum izleniyor. Herkes, yaşları 75-90 arasında değişen bu
sevimli müzisyenlere gıpta ile bakıyor. Artık onlar Küba’nın yeni
patronları, bir model onlar Kübalılar için. Elbette nüfusun hepsi değil
ama azımsanmayacak bir kitle şu son 2-3 yıldır içindeki gizli müzisyeni
bulmaya çalışıyor... belki bir gün kendilerini de keşfeden biri olur
diye...Kimbilir bir bakarsınız, onlar da İbrahim Ferrer, Ruben Gonzalez,
Compay Segundo ve diğerleri gibi dünyaca tanınırlar, zengin olurlar. Niye
olmasın, bu da Küba rüyası!
Küba’da beni etkileyen ve bu yazıma esin olan müzik “Küba Caz”ı değil,
sokaklarda, lokantalarda, barlarda, plajlarda duyduğum Küba halkına
malolmuş “son”lar, “danzon”lar, “bolero”lar, “guajira”lar. Her biri Küba
halkının İspanya, Afrika ve hatta 18.yüzyıl Avrupası gibi farklı
kültürlerle olan birlikteliğinden doğan bir nevi melez müzikler. Bu
nedenle de her tarzın kendine özgü bir tarihi, bir öyküsü var.
Havana’da arkadaşlık kurduğumuz bir üniversiteli bize şarkı sözlerini
tercüme ediyor, sözlerin ne kadar günlük hayatın içinden kopup geldiğini
anlatmak için. Örneğin bunlardan biri ünlü Kübalı grup Los Van Van’ın
parçası: “L’Habana No Aguanta Mas!” Yani “Havana Daha Fazlasını
Kaldıramaz” anlamında. Bu, bir kaç sene evvel başkentte yaşadıkları konut
sıkıntısını dile getiriyor. Bir diğer şarkı adı “El Ron Pa’despué” yani
“Romu Sonraya Sakla”. Bu da, adanın muazzam rom stoğuna karşın sürekli
olarak çektiği bira kıtlığından bahsediyor. İşte bunun gibi şarkı sözleri,
Küba’da bazen kağıt yokluğundan uzun süreler çıkmayan, çıksa da kendi
gündeminden ödün vermeyen gazetelerden çok daha fazla Küba halkının
nabzını tutuyor.
Küba müziğinin konulu ve günlük hayatın önemli bir parçası olmasının
kökeninde Afrika kültürü yatıyor. Kölelerin hayatta kalma uğraşları,
direnişleri ve şeker kamışı plantasyonlarındaki ayinleri hep bu kültürün
parçaları. Karaipler’de başka hiç bir yerde Afrika müziğinin etkisi bu
kadar hakim değil. Sebebini sorduğumda karşıma adanın oldukça tutucu
olduğunu söyleyebileceğimiz devrim öncesi tarihi çıkıyor: Dünyanın hemen
her yerinde köle ticareti çoktan yasaklanmış olmasına rağmen, Küba uzun
yıllar bu ticarete devam ediyor; ülke aynı zamanda Amerika kıtasında
İspanyol sömürgeliğinden en son kurtulan yer olarak biliniyor ve böylece
feodal plantasyon ekonomisi devrime kadar kesintisiz devam ediyor.
Değişik tarz parçalar arasında ben en çok ”bolero”ları ve “guajira”ları
sevdim, bir de yavaş ritmli “son”ları. “Hasta Siempre Comandante”
(=Seninle Beraber Sonsuzluğa Kadar Kumandan!) isimli, Kübalıların kalbine
taht kurmuş efsanevi kumandanları Che Guevara için yazılmış bu parçayı her
dinlediğimde gözüm yaşlarla doluyor çünkü bunca seneden sonra o şarkıyı
dinlerken Kübalıların hala gözlerinin yaşardığını görüyorum. Pek çok diğer
şarkı gibi bu da onları alıyor ve geçmişlerindeki o müthiş mücadeleye
götürüyor. Dediğim gibi her parça anlamlı, hiç bir şey boşa
bestelenmemiş...İnanılmaz yoğunlukta duygular bunlar!
İtiraf etmeliyim, “Buena Vista Social Club” albümünü ilk dinlediğimde,
parçaları beğenmekle beraber bunların gerçek Küba müziğini temsil eden
parçalar olduğuna nedense pek inanamamış ve projenin ticari yönünün daha
ağır bastığını düşünmüştüm. Ama adaya ayak basar basmaz gördüm ki – daha
doğrusu duydum ki- Ry Cooder gerçekten de Kübalıların kalplerindeki
parçalarla bezemiş bu albümü.
Lokantalarda yemek yerken muhakkak yanınıza iki gitar ve bir vokalistten
oluşan bir üçlü geliyor ve “Ne çalmamızı istersiniz?” diye soruyor.
Turistlerden genelde gelen cevap “Play something Cuban!” (=Küba’ya özgü
bir şeyler çalın!) oluyor. Bunun üzerine onlar da belli belirsiz
gülümseyerek Buena Vista Social Club’ın ünlendirdiği “Chan Chan” ve
yılların “Quizas Quizas”ını çalarak hemen bir sonraki masaya geçiyorlar.
Ama eğer daha az popüler parçalar isterseniz, üstelik bir de bunları
söyleyen müzisyen ve grupların adını da telaffuz edebilirseniz, sizin için
canlarını veriyorlar, keyifle arka arkaya en güzel Küba şarkılarını sizin
için çalıyorlar. Adeta Küba müziği hakkındaki bu çok yetersiz ama belli ki
ortalama turiste göre ileri olan müzik bilginizi sevgiyle
ödüllendiriyorlar. Bilgi ve eğitim onlar için herşey çünkü.
Nerdeyse halkının tümü okur-yazar olan Küba aynı eğitim titizliğini
müziğinde de gösteriyor: Kübalı müzisyenlerin çoğu hem Avrupa tarzı müzik
teorisini hem de Afrika-Küba müzik geleneğini çok iyi biliyor. Bu durum,
müzisyenlere istediklerinde rahatça iletişim kurabilecekleri iki değişik
dil sunuyor ve bunun uygulamaları da en çok Küba Caz’ında görülüyor.
Küba’nın caz dünyasına sunduğu, Arturo Sandoval, Paquito D’Rivera,
Machito, Chico O’Farrill, Irakere ve benzeri pek çok usta müzisyenin
bulunduğu yelpazedeki son rüzgar yetenekli besteci ve piyanist Gonzalo
Rubalcaba. Bir o kadar da yetenek, Havana’da sayıları hiç de az olmayan
caz kulüplerinde keşfedilmeyi bekliyor.
Efsanevi kahramanları Che Guevara ve José Marti dışında Kübalılar
kalplerinde bir de bir “Yankee” ye yer ayırmışlar.. ama bu “yankee” “go
home” dedirtmeyecek cinsten. Zaten o da bir kere yerleştiği Küba’da –belli
kesintilerle olsa da- 20 yıldan fazla kalmış. Ernest Hemingway’in
Kübalılarla ilişkisi o kadar içten olmuş ki 50’lerin ortasında aldığı
Nobel Edebiyat Ödülünü Kübalılara armağan etmiş. Devrim için Sierre
Meastra’da savaştığı sıralar Fidel Castro elinden “Çanlar kimin için
çalıyor” kitabını hiç düşürmemiş. Castro, Hemingway’in İspanya İç Savaşı
ile ilgili bu kitabının onu gerilla savaşları hakkında bilgilendiren en
önemli kaynaklardan biri olduğunu söylemiş hep.
İşte kısa ama anlamlı bir seyahatin bana yazdırdıkları. Öylesine kendine
özgü bir yer ki Küba, küreselleşen bu dünyada çok yakında karakterini
kaybedecek diye hayıflanıyor insan, hem politik hem de kültürel olarak
kendisinden bu kadar farklı ülkelerle çevrilmiş bir bölgede bu adanın daha
ne kadar böyle dimdik, benzersiz ve meydan okur bir şekilde ayakta
kalacağını sorgulamaktan kendini alamıyor.
Anasayfa
|