Sana Haksızlık Etmişim Küba...
 

 



 

Hem de nasıl! Nerdeydim bunca sene? Amerika’da öğrenciyken, bulunduğum yere oldukça yakın olan bu mucize adaya niye hiç uğramadım?

Ama sonunda tanıştık işte Küba’yla. Ne tanışma hem de! Onu bilmem ama ben çok mutluyum bundan ve artık biliyorum ki, hiç bir şey benim için aynı olmayacak -hem zaten olmasın da- Küba’yı gördükten sonra-... Hele bir de güneye uzanıp Jamaica’ya da göz atma fırsatı bulunca... (ama orası da başlı başına ayrı bir yazı konusu elbette!)

 
Tüm duyularınız her an tetikte olmak zorunda Küba’da. Yorucu olur diye aklınızdan en ufak bir şüphe bile geçiyorsa sokağa adım atmamanız gerekir. Görsel, işitsel, kültürel ve hatta midesel bir şölenle karşı karşıyasınız daima. Bir de hep bir zaman tünelinde gibisiniz, Küba size geçmişi yaşama fırsatını verebilecek pek ender yerlerden.. İnsanları ise “Yahu kaldı mı böyleleri?” dedirtecek cinsten.

Ama konumuz elbette müzik. Ry Cooder’ın dediği gibi “Küba’da müzik bir nehir gibi akıyor”. Açık Radyo’da bir aralar latin caz programı yapmama rağmen hiç bir zaman “Küba müziği” favorim olmamıştı. Meğer bunun için Küba’ya gitmem gerekiyormuş. Şimdi anlıyorum ki bu müziği gerçek anlamıyla değerlendirebilmek ve sevmek için öncelikle o insanları tanımak lazım...çoğunluğu gerçek bir sefalet içinde yaşadığı halde, devrimden “bu farklı, çünkü bu bizlerin, Küba halkının devrimi” diye gururla bahseden...çektiği onca geçim sıkıntısına rağmen, sürekli gülümseyen, fırsatını bulduğu her zaman ve her yerde şarkılar söyleyen, Afrika kökenli ritmlerle coşarak danseden...Sonra o güzelim adayı görmek lazım...kuzey kıyılarını Atlantik Okyanusu’nun, güney kıyılarını Karaip Denizi’nin yıkadığı...gerek konumu, gerek büyüklüğü ama herşeyden önemlisi benzersiz karakteri ile Karaipler’in hakimi o egzotik adayı muhakkak görmek lazım...adayı çepeçevre sarmalayan geniş, modern otobanlar gördüğüm en yalnız, en öksüz yollar; çünkü arabaları yok. Nasıl olsun ki, insanlarda araba alacak birikim yok, varolan arabalar ise öylesine eski ki, bir saat gidebiliyorlarsa, tamirlerine dört saat gerekiyor, o kadar dökülüyorlar, ne de olsa en yenileri devrimin başladığı sene ithali durdurulan ‘59 model Amerikan arabaları...Ama tam olarak bomboş da değil yollar, bisikletler var otobanlarda, Sovyetler Birliği parçalandıktan ve Küba’ya yardımı kestikten sonra, devletin Çin’den getirttiği bir milyon bisiklet...ama dağ tepe demeden her yere bisikletleriyle gitmeye çalışan veya otoban çıkışlarında kümelenip önlerine ne gelirse otostop yapan halka yaklaşırsanız, şaşırıyorsunuz. Çünkü  yorgunluktan ve bezginlikten çok müzik sesi geliyor kulağınıza yine, şarkılar... danslar...Müzik, Kübalının adeta terapisi ve yaşam felsefesi olmuş.

  Küba’da müzik her yerden geliyor, damlardan bodrumlara kadar her yer ritmle sallanıyor...hiç durmuyor. Resmi istatistiklere göre Küba’da profesyonel müzisyen olarak adlandırılan tam 12 000 kişi bulunuyor. Yani bunların esas işi müzik, başka uğraşları yok. Havana’da çok popüler bir meydandaki en merkezi kafeye oturup bir kahve sipariş ettiğinizde, garson mahçup bir şekilde “maalesef bugün kahve yok” diyebiliyor ama aynı kafede çalmakta olan orkestranın cd’sinden istediğiniz kadar size satabiliyor, müzikte stok mükemmel!

  1959 yılında yani devrimin yapıldığı sene, Küba’ya müzikal açıdan bakarsanız çok başarılı...Onlarca sene dünya müziğini etkilemiş...ama devrimle birlikte  başta Amerika olmak üzere diğer ülkelerde de Küba müziğinin varlığı giderek azalmış, ta 1997 yılında Ry Cooder’ın “Buena Vista Social Club” adı altında ele aldığı dev müzik projesine kadar. Bu projenin yankıları diğer ülkelerde olduğu gibi Küba’da da çok çarpıcı. Proje, yetenekli ama oldukça yaşlı Kübalı müzisyenleri bulup, onları dünyanın dört bir yanındaki müzikseverler ile tanıştırarak, Küba müziğinin yeniden hatırlanmasına ve sevilmesine önayak olurken, adada bambaşka bir oluşum izleniyor. Herkes, yaşları 75-90 arasında değişen bu sevimli müzisyenlere gıpta ile bakıyor. Artık onlar Küba’nın yeni patronları, bir model onlar Kübalılar için.  Elbette nüfusun hepsi değil ama azımsanmayacak bir kitle şu son 2-3 yıldır içindeki gizli müzisyeni bulmaya çalışıyor... belki bir gün kendilerini de keşfeden biri olur diye...Kimbilir bir bakarsınız, onlar da İbrahim Ferrer, Ruben Gonzalez, Compay Segundo ve diğerleri gibi dünyaca tanınırlar, zengin olurlar. Niye olmasın, bu da Küba rüyası!

  Küba’da beni etkileyen ve bu yazıma esin olan müzik  “Küba Caz”ı değil, sokaklarda, lokantalarda, barlarda, plajlarda duyduğum Küba halkına malolmuş “son”lar, “danzon”lar, “bolero”lar, “guajira”lar. Her biri Küba halkının İspanya, Afrika ve hatta 18.yüzyıl Avrupası gibi farklı kültürlerle olan birlikteliğinden doğan bir nevi melez müzikler. Bu nedenle de her tarzın kendine özgü bir tarihi, bir öyküsü var.

  Havana’da arkadaşlık kurduğumuz bir üniversiteli bize şarkı sözlerini tercüme ediyor, sözlerin ne kadar günlük hayatın içinden kopup geldiğini anlatmak için. Örneğin bunlardan biri ünlü Kübalı grup Los Van Van’ın parçası: “L’Habana No Aguanta Mas!” Yani “Havana Daha Fazlasını Kaldıramaz” anlamında. Bu, bir kaç sene evvel başkentte yaşadıkları konut sıkıntısını dile getiriyor. Bir diğer şarkı adı “El Ron Pa’despué” yani “Romu Sonraya Sakla”. Bu da, adanın muazzam rom stoğuna karşın sürekli olarak çektiği bira kıtlığından bahsediyor. İşte bunun gibi şarkı sözleri, Küba’da bazen kağıt yokluğundan uzun süreler çıkmayan, çıksa da kendi gündeminden ödün vermeyen  gazetelerden çok daha fazla Küba halkının nabzını tutuyor.

  Küba müziğinin konulu ve günlük hayatın önemli bir parçası olmasının kökeninde Afrika kültürü yatıyor. Kölelerin hayatta kalma uğraşları, direnişleri ve şeker kamışı plantasyonlarındaki ayinleri hep bu kültürün parçaları. Karaipler’de başka hiç bir yerde Afrika müziğinin etkisi bu kadar hakim değil. Sebebini sorduğumda karşıma adanın oldukça tutucu olduğunu söyleyebileceğimiz devrim öncesi tarihi çıkıyor: Dünyanın hemen her yerinde köle ticareti çoktan yasaklanmış olmasına rağmen, Küba uzun yıllar bu ticarete devam ediyor; ülke aynı zamanda Amerika kıtasında İspanyol sömürgeliğinden en son kurtulan yer olarak biliniyor ve böylece feodal plantasyon ekonomisi devrime kadar kesintisiz devam ediyor.

  Değişik tarz parçalar arasında ben en çok ”bolero”ları ve “guajira”ları sevdim, bir de yavaş ritmli “son”ları. “Hasta Siempre Comandante” (=Seninle Beraber Sonsuzluğa Kadar Kumandan!) isimli, Kübalıların kalbine taht kurmuş efsanevi kumandanları Che Guevara için yazılmış bu parçayı her dinlediğimde gözüm yaşlarla doluyor çünkü bunca seneden sonra o şarkıyı dinlerken Kübalıların hala gözlerinin yaşardığını görüyorum. Pek çok diğer şarkı gibi bu da onları alıyor ve geçmişlerindeki o müthiş mücadeleye götürüyor. Dediğim gibi her parça anlamlı, hiç bir şey boşa bestelenmemiş...İnanılmaz yoğunlukta duygular bunlar!

  İtiraf etmeliyim, “Buena Vista Social Club” albümünü ilk dinlediğimde, parçaları beğenmekle beraber bunların gerçek Küba müziğini temsil eden parçalar olduğuna nedense pek inanamamış ve projenin ticari yönünün daha ağır bastığını düşünmüştüm. Ama adaya ayak basar basmaz gördüm ki – daha doğrusu duydum ki- Ry Cooder gerçekten de Kübalıların kalplerindeki parçalarla bezemiş bu albümü.

  Lokantalarda yemek yerken muhakkak yanınıza iki gitar ve bir vokalistten oluşan bir üçlü geliyor ve “Ne çalmamızı istersiniz?” diye soruyor. Turistlerden genelde gelen cevap “Play something Cuban!” (=Küba’ya özgü bir şeyler çalın!) oluyor. Bunun üzerine onlar da belli belirsiz gülümseyerek Buena Vista Social Club’ın ünlendirdiği “Chan Chan” ve yılların “Quizas Quizas”ını çalarak hemen bir sonraki masaya geçiyorlar. Ama eğer daha az popüler parçalar isterseniz, üstelik bir de bunları söyleyen müzisyen ve grupların adını da telaffuz edebilirseniz, sizin için canlarını veriyorlar, keyifle arka arkaya  en güzel Küba şarkılarını sizin için çalıyorlar. Adeta Küba müziği hakkındaki bu çok yetersiz ama belli ki ortalama turiste göre ileri olan müzik bilginizi sevgiyle ödüllendiriyorlar. Bilgi ve eğitim onlar için herşey çünkü.

  Nerdeyse halkının tümü okur-yazar olan Küba aynı eğitim titizliğini müziğinde de gösteriyor: Kübalı müzisyenlerin çoğu hem Avrupa tarzı müzik teorisini hem de Afrika-Küba müzik geleneğini çok iyi biliyor. Bu durum, müzisyenlere istediklerinde rahatça iletişim kurabilecekleri iki değişik dil sunuyor ve bunun uygulamaları da en çok Küba Caz’ında görülüyor. Küba’nın caz dünyasına sunduğu, Arturo Sandoval, Paquito D’Rivera, Machito, Chico O’Farrill, Irakere ve benzeri pek çok usta müzisyenin bulunduğu yelpazedeki son rüzgar yetenekli besteci ve piyanist Gonzalo Rubalcaba. Bir o kadar da yetenek, Havana’da sayıları hiç de az olmayan caz kulüplerinde keşfedilmeyi bekliyor.

  Efsanevi kahramanları Che Guevara ve  José Marti dışında Kübalılar kalplerinde bir de bir “Yankee” ye yer ayırmışlar.. ama bu “yankee” “go home” dedirtmeyecek cinsten. Zaten o da bir kere yerleştiği Küba’da –belli kesintilerle olsa da- 20 yıldan fazla kalmış. Ernest Hemingway’in Kübalılarla ilişkisi o kadar içten olmuş ki 50’lerin ortasında aldığı Nobel Edebiyat Ödülünü Kübalılara armağan etmiş. Devrim için Sierre Meastra’da savaştığı sıralar Fidel Castro elinden “Çanlar kimin için çalıyor” kitabını hiç düşürmemiş. Castro, Hemingway’in İspanya İç Savaşı ile ilgili bu kitabının onu gerilla savaşları hakkında bilgilendiren en önemli kaynaklardan biri olduğunu söylemiş hep.

  İşte kısa ama anlamlı  bir seyahatin bana yazdırdıkları. Öylesine kendine özgü bir yer ki Küba, küreselleşen bu dünyada çok yakında karakterini kaybedecek diye hayıflanıyor insan, hem politik hem de kültürel olarak kendisinden bu kadar farklı ülkelerle çevrilmiş bir bölgede bu adanın daha ne kadar böyle dimdik, benzersiz ve meydan okur bir şekilde ayakta kalacağını sorgulamaktan kendini alamıyor.


Anasayfa