ARİF MARDİN 41 YIL SONRA AÇIK RADYO’DA “ESİNTİLER” PROGRAMI’NDA

 

 

20. yüzyılın en önemli müzik yapımcılarından, Atlantic Records’ın kıdemli başkan yardımcısı, aynı zamanda aranjör, besteci Arif Mardin, 1 Mayıs Salı gecesi Açık Radyo’da hazırlayıp sunduğum “Esintiler” programına konuk oldu. Programın diğer konuğu ise yine Açık Radyo’nun “Maceraperest Müzikler” programının yapımcısı Raşit Çavaş idi. Caz müziğine yer veren “Esintiler” ve film müziklerinin çalındığı “Maceraperest Müzikler” programlarının bu buluşmasında, Arif Mardin’le yaşamı, kariyeri ve gelecekteki projeleri hakkında sohbet ederken, aranjörlüğünü ve besteciliğini yaptığı film müziklerine de yer verdik.
 


Raşit Bey kendi programında gerçekleştirmeyi planladığı bu müzikli sohbeti, radyonun yeni dönem program akışı sonucu bir değişiklik olunca, Esintiler’de hep beraber yapmayı teklif etti. Ama ne teklif, her programcının rüyası elbette...

Arif Mardin’i hiç tanımadığım ve bu program da bir nevi “armut piş ağzıma düş” şeklinde gerçekleştiği için o gece oldukça heyecanlıydım. Raşit Bey, bana sürekli Arif Bey’in çok tatlı, kibar ve alçak gönüllü biri olduğundan bahsediyor ve heyecanımı yatıştırmaya çalışıyordu. ”Esintiler” 22:00’de başlayacaktı ve Arif Mardin’le 21:50’de radyoda sözleşmişlerdi...yani programdan sadece ve sadece 10 dakika evvel...yani ucu ucuna...hem de İstanbul’un hiç bir zaman önceden ne olacağı kestirilemeyen bu trafik keşmekeşinde... Renk vermedim ama, bu haber değil sinirlerimi yatıştırmak heyecanımı kat be kat artırmaya sebep oldu.

  Programımda daha evvel konuklar ağırladığımdan bilirim, bu tip programlarda doğal olarak kontrol sadece sizde değildir ve böylece her an tatsız sürprizlerle karşılaşabilirsiniz...örneğin, konuğun yanında getirmeye söz verdiği ve programda çalınacak albümler bir bakmışsınız unutulmuştur...veya program başlamıştır, ama konuk henüz görünürde yoktur... veya gelir gelmesine ama erken ayrılmak zorunda olduğunu size bildirir son dakikada... Yani anlayacağınız konuk işi pek net, temiz bir iş değildir. Ama bu sefer durum daha da vahimdi çünkü ne konuğu tanıyordum, ne de onunla daha evvel program hakkında konuşmuşluğum vardı, bir de tüm bunlar yetmiyormuş gibi dünyanın tanıdığı bir şahsiyetti Arif Mardin... Yani kaprisli olabilirdi...veya ben karşısında kekeleyebilirdim...

  Ama işte, söz verdiği üzere, saat tam 21:50 de, Arif Mardin kapıdan içeri girdi, yüzünde tatlı, insanı rahatlatan bir gülümsemeyle. Karşımda her işini olduğu gibi, biraz sonra çıkacağı radyo programını da son derece ciddiye aldığı her halinden belli olan, profesyonel, alçak gönüllü ve zarif biri vardı. Daha evvel Raşit Bey’le anlaştıkları üzere, bestesini veya aranjörlüğünü yaptığı parçaların bulunduğu albümleri getirmişti yanında ve hemen programın akışı üzerinde bizimle konuşmaya başladı.

  Kiminle tanıştıysa, isimlerini o anda ezberledi ve herkese orda bulunduğu sürece ismiyle hitap etti. Dijital kameralarımızla yaptığımız saldırıları –hem de farklı saflardan! – anlayış, sabır ve güleryüzle karşıladığı gibi, bize –son derece kibarlık göstererek- sanki bundan hoşlanıyormuş izlenimini de verdi ki, bu da ister istemez saldırıların şiddetini artırdı.

  O akşam Arif Mardin’den sadece müzik hakkında değil, yaşam ve insanlık hakkında da dersler aldığımı hissettim. Benim için çok özel bir akşamdı. Yolladıkları mesajlardan anladığım kadarıyla, dinleyicilerim için de öyle. Ve işte aşağıda o gece üç kişi yaptığımız tatlı sohbetten alıntılar bulacaksınız.

  Programı bir Arif Mardin bestesi olan “Blues” isimli parçayla açtık. Çok genç yaşta yaptığı ve sayesinde Berklee Müzik Okulu’nda “Quincy Jones Bursu” kazandığı bu parça ve Amerika’ya gidiş serüveni hakkında şunları anlattı Arif Mardin:

  Bu parçayı New York’un cazdaki milli takımı - Phil Woods, Hank Jones gibi ünlü müzisyenleri kastediyor- çalıyor o sıralar. Quincy Jones’la, Dizzy Gillespie orkestrasıyla beraber İstanbula geldiği zaman tanıştık ve arkadaş olduk. O sıralar orkestrada dördüncü trompet olarak yer alıyordu ve aynı zamanda topluluğun aranjörüydü. Kendisinden, adına Berklee’de bir burs açıldığını ve bunun için bursiyer aradıklarını duymuştum. Ben de onlar Amerika’ya döndükten hemen sonra hayali küçük bir big band için demin dinlediğimiz “Blues” isimli parça da aralarında olmak üzere üç parça yazdım ve bunları Quincy Jones’a göstersin diye o zamanlar “Amerika’nın Sesi Radyosu”nda çalışan bir arkadaşıma yolladım. Quincy Jones, bestelerimi beğenmekle kalmadı, demin bahsettiğim yıldızlar kadrosuyla bu parçaları kaydetti. “Amerika’nın Sesi Radyosu” da projeyi finanse etti ve parçaları programlarında çaldı. Quincy Jones, tüm bu gelişmelerin ardından, bu kayıtları Boston’daki Berklee Müzik Okulu’na yollayarak “Bursiyerim bu bestenin sahibidir” dedi. Bu şekilde ben de o bursu kazanmış oldum. Yıl 1958’di ve 1 yıllık evliydim. Burs verilince, karım Latife ile apar topar Boston’a geldik ve küçük bir odada yaşamaya başladık, tuvaleti de diğer öğrencilerle paylaşıyorduk. Halbuki, o zamana kadarTürkiye’de çok rahat bir hayatımız vardı.

  Seda Binbaşgil:  Bu yüzden mi 1.5 yılda bitirmek zorunda kaldınız 4 yıllık eğitimi?

  Arif Mardin: (gülerek) Bilmem belki de. Sonra öğretmen oldum Berklee’de ve big band aranjmaları yapmak için her türlü ortamı bulmuş oldum. Zaman böyle akıp giderken bir gün eşim “Senin rüyan bu muydu, amacın öğretmen olmak mıydı?” diye sordu. “Hakkın var” dedim ve 1962’ de New York’a taşındık. Maddi açıdan hiç rahat bir durumda değildik ve eşim kendine Birleşmiş Milletler’de sekreter olarak iş buldu. Ben de akşamları barlara, klüplere gidip, bestelerimi çalar mısınız diye soruyordum. Çok geçmeden, 1963 te Nasuhi Ertegün beni Atlantic Records şirketine aldı. En alt pozisyondan başladım, stüdyo menajeri  oldum, sonra benim aranjman yeteneğimi keşfettiler ve böylece yıldızlara aranjmanlar yapmaya başladım, sonunda da prodüksiyona geçtim.

Seda Binbaşgil:  Gerisi zaten tarih değil mi? 40’ın üzerinde altın ve platin albüm, 15’in üzerinde Grammy adaylığı, 7 de Grammy ödülü...

  Arif Mardin: (gülerek) Evet ama, bu pek de büyük bir başarı değil, özellikle Chicago Senfoni Orkestrası şefi George Shorty’nin 32 Grammy ödülüyle karşılaştırdığınız zaman. Buyrun bakalım!

  Raşit Çavaş: Ama ben onu tanımıyorum, sizi tanıyorum. Sanırım müzik dünyası da öyle. Arif Bey, pek çok kadın sanatçıyla çalıştınız, sayıları erkeklerden çok daha fazla. Sizden “ladies’ man” diye bahsediyorlar. Ne dersiniz?

  Arif Mardin: Doğrudur, karım da böyle diyor. Şaka bir yana pek çok erkekle de çalıştım elbette: Bee Gees, The Average White Man, Donny Hathaway, Phil Collins, Michael Crawford...Düşünüyorum da sorunuzu, belki de hanımlarla çalışmak daha kolay oluyor. Herşeyden önemlisi bir hürmet giriyor işin içine. Mesela Bette Midler veya Barbra Streisand büyük kabiliyetleri sonucunda meslek hayatlarında belli bir seviyeye gelebilmişler, başarılı olmuşlar. Ben bu yüzden çalışırken onlara çok hürmet ediyorum. Doğal olarak da karşılığını alıyorum.

  Seda Binbaşgil: S izin kimi müzisyenlerin kariyerlerinde hayati etkiniz ve öneminiz olmuş. Örneğin “The Bee Gees”den Barry Gibb, topluluğun adeta imzası haline gelen o tiz, falsetto (sahte) vokallerin yaratıcısının Arif Mardin olduğunu belirtiyor bir röportajında. 1975 te “Main Course” albümünü kaydederken, sanırım Gibb’e melodiyi bir oktav daha üstten denemesini teklif etmişsiniz ve “Jive Talkin’” parçası da böyle ortaya çıkmış. Galiba, Bee Gees’in disko döneminin yolunu açan müzikal gelişmelerden biriydi bu.

  Arif Mardin: Evet, stüdyonun içinde çok elektrikli, yaratıcı bir hava vardı. Barry’ye parçayı söylerken sesini bir oktav daha yukarı çıkarmasını teklif ettim. O da bir oktav yukarıya çıkarsa, “bağıra bağıra şarkı söyler” duruma geleceğini ve bunun utanç verici olma ihtimalini düşünerek, “bunun yerine hafif sesli bir falsetto yapayım” demiş kendi kendine, sahte vokal yani. İşte o parça da (Jive Talkin’) öyle yaratıldı ve albümün diğer parçalarında da o vokali kullandık sonra.

  Raşit Çavaş: 1950’lere dönelim isterseniz. Yüksek Ticaret’i bitirdiniz sonra da London School Of Economics’te okudunuz galiba.

  Arif Mardin: Evet. London School Of Economics’te 1 yıl işletme kursu gördükten sonra Türkiye’ye döndüm. Herkesin benden beklediği, babamla aile şirketinde çalışmam ve ticaretle uğraşmamdı. Ancak işin içine bu “Quincy Jones Bursu” girince herşeyi bıraktım tabi. Babam neye uğradığını şaşırdı:” Nereye gidiyorsun oğlum?” diye sordu. “Baba ben big band aranjörü olacağım” dedim. Ama gözlerinden okudum ki o benim uzaya falan gittiğimi düşünüyordu.

  Seda Binbaşgil:  Haklı ama, o zamanlarda Amerika’ya gitmek de uzaya gitmek gibi herhalde pek çok açıdan.

Arif Mardin:  (gülerek) Evet, üstelik de aranjman yapmak için yanıp tutuştuğum big bandler de yoktu artık o dönemde.

  Raşit Çavaş:  Berklee’ de hayat nasıldı peki?

  Arif Mardin:  Ben bayıldım tabi. Sabah sınıflarda normal ders görüyorduk ama öğleden sonralarının tadına varılmıyordu... “ensemble”larla çalışırsın, müzisyenlerle provalar yaparsın... Müzikle ilgili biri için büyüleyiciydi tabi. Yazdığım bestelerin partisyonlarını her akşam evde bizzat benim kopya etmem gerekiyordu. Çünkü dışarıya yaptıracak  paramız yoktu. Gözlere yazık oluyor ama o sayede muazzam tecrübe kazanıyorsun. Dört trompet, üç trombon, beş saksafon, dört ritm... Sabah saat beşe doğru falan biterdi, ondan sonra iki saat uyuyup provaya giderdim ve işte orda kendi müziğinizi dinlemek, nasıl ortaya çıktığına şahit olmak çok büyük zevk olurdu her zaman.

Raşit Çavaş: Berklee ile ilişkileriniz galiba hala sürüyor.

  Arif Mardin: Evet yönetim kurulundayım. Arada bir gider, master sınıfına girerim. O sıralar üzerinde  çalıştığım eserleri dinletir, onları nasıl ortaya çıkardığımı anlatırım.

  Raşit Çavaş: Siz Berklee’de aldığınız temel eğitimin çok önemli olduğunu söylüyorsunuz. Alt yapı yoksa, insan şans eseri en fazla bir veya iki kere başarılı olur diyorsunuz.

  Arif Mardin: Evet. Ama benim bu dediğim tabi artık çok ideal bir durum. Bugün şarkı söylemesini bilmeyen insanları detone olmaktan kurtaran makineler bile var. Yani bir taraftan detone ses giriyor, öbür taraftan çok güzel, doğru bir ses çıkıyor. Bu şekilde şarkıcı eğer güzel bir hanım veya yakışıklı bir erkekse, plak satın alan kitleye hitap edebiliyor. Ama canlı olarak konsere çıktı mı, orasını sormayın, felaket olabiliyor.

  Raşit Çavaş:  “Daima son teknolojiyi kullanır ama bunun müziği gölgelemesine asla izin vermez.” diye okumuştum hakkınızda. Kariyerinizin başından bugüne, bu bağlamda neler değişti?

  Arif Mardin: Değişen teknoloji, her zaman baki kalan ise beste ve sözlerdir. İyi bir beste ve iyi sözler yoksa, ne yaparsanız yapın o parça başarılı olamaz... Ne kadar iyi teknoloji kullanırsanız kullanın... Ama mesela bu aralar tamamen teknoloji üzerine yapılmış dans parçaları var,  “tekno”  deniyor adına. Onları da beğeniyorum ben.  Biz de teknolojiyi buna benzer şekillerde kullandık. Mesela Bee Gees’in bazı parçalarında bas taklidi melodiler yaptık, “synthesizer”lar kullandık. Yani ben hep teknolojiyle içiçe çalıştım. Ama esas besteye ve soliste önem vermek lazım. Beste ve solist elmas bir taşsa, aranjman onun montürüdür.

  Raşit Çavaş: Amerika’ya gelir gelmez genç yaşınızda ünlü müzisyenlerle de tanıştınız, değil mi?

  Arif Mardin:  Amerikaya geldiğimin üçüncü günüydü. Okulun müdürü halkla ilişkilere çok önem verirdi. O gün bana şık giyinmemi söyledi ve beni alıp Louis Armstrong’un çaldığı yere götürdü. Beraber resmimiz çekildi. Boston’a “Fasulye kenti” derler, niye bilmem. Hiç unutmam, Armstrong,  o kalın sesiyle “Welcome to Beantown, man” (Fasulye Kenti’ne hoş geldin) diye beni selamlamıştı. Bir de tabi Dizzy Gillespie var. Onun bana yardımlarını hiç bir zaman unutamam. Onu çok severdim.

Raşit Çavaş:  Atlantic Records’ın caz tarihinde çok önemli bir yeri var. Ne diyeceksiniz bunun hakkında?

Arif Mardin: Ertegün kardeşlerin cazı sevmelerinden ileri geliyor bu önemli yer ve ilk kontrat imzaladıkları sanatçılar da cazcılar veya blues çalanlar. Atlantic, bu şekilde ortaya çıktı.

  Seda Binbaşgil:  Ama ordan daha popüler müziğe bir kayış oldu, değil mi?

  Arif Mardin:  Evet. Bunda Warner Şirketi’nin Atlantic Records’ı  satın alması da çok önemli rol oynar.  Büyük şirket mentalitesi ilk kez o zaman ortaya çıktı ve artık amaç daha popüler sanatçılarla daha büyük kitlelere hitap etmekti.

  Raşit Çavaş: Kıdemli başkan yardımcısısınız. Ve hala çalışıyorsunuz değil mi?

  Arif Mardin:  Evet, ama benim şirketin günlük işleri ile alakam yoktur, daha çok siperlerde müzikle uğraşırım. Bugünlerde tabi daha az çalışıyorum. Yarı emekliyim. Anılarımı yazıyorum. 1.5 yıl sonra herhalde bu kitap piyasada olur.

  Seda Binbaşgil: Müzik ufku, vizyonu geniş, yeni denemelere açık bir müzik adamı olduğunuzu biliyorum. O nedenle merak ediyorum, cazdaki yeni gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Artık herşey –hip hop, rap, country hatta Arap kökenli rai müziği bile- cazla kaynaştırılıyor, bir nevi füzyon yapılıyor. Bir de teknolojinin cazın içine artık iyice girmesi var. Diğer yandan ise, “Genç Aslanlar” anlamına gelen ve Wynton Marsalis, Joshua Redman, Greg Osby gibilerinin başını çektiği “Young Lions” hareketi. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz, sizin tercihleriniz neler?

  Arif Mardin:  Ben “Genç Aslanlar”ın müziğini tutuyorum. Çünkü aslında ben caz muhafazakarıyım. Teknolojiye gelince, mesela sampling iyi kullanılırsa gayet olumlu sonuçlar veriyor. Bir örnek vereyim: Chaka Khan için yaptığım ”A Night In Tunisia” aranjmanında Charlie Parker’ın en önemli, en ünlü dört mezürünü kullandım.  Rai müziğini de gayet iyi buluyorum. Hip hop’ın ise bence kendini daha ispat etmesi gerekiyor. Rap’in ise doğru dürüst cazla karışımı daha yok, yani ben henüz duymadım. Ama keşke olsa... İyi bir caz saksafoncusu çok iyi bir rapçiyle gayet iyi bir ritm üstüne füzyon yapsalar keşke. Benim en sevmediğim caz, New York’ta bazı radyo istasyonlarının Caz 101 dedikleri ve yalnızca elektrikli piyanonun eşliğinde, hafif, hiç kimseyi rahatsız etmeyen melodilerin, veya suya sabuna dokunmayan bir takım gitar seslerinin dinletildiği müzikler. İşte ben bunları dinleyemiyorum. Asansör müziği gibi geliyor doğrusu bana.

  Seda Binbaşgil:  Peki geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz cazın? Caz nereye gidiyor sizce?

  Arif Mardin: Caz emprovizasyona dayanır. Olmazsa olmaz şartıdır bu cazın. Zaten caz kendisini her zaman yeniler. Mesela 1950’lerde birden “Cuban”,  “Latin”  müziği moda oldu hatırlarsanız. Bu müziği çok güzel icra eden Machito diye bir orkestra vardı. Daha geriye gidersek, 1940’lı yıllarda, Country tarzında, o “steel guitar” dediğimiz,  “hawaian guitar”a benzeyen bir alet moda olmuştu mesela. Bazı topluluklar da bununla sükse yapmışlardı. Kısaca, caz her zaman içinden yeni bir şeyler bulup çıkarmıştır. Yine bir yol  bulacaktır.

  Seda Binbaşgil: Şimdi sıra sizin için de çok özel olan “Laura” filminin müziğini çalmaya geldi.

  Arif Mardin: “Laura”, 1940’lı yılların en önemli film müziklerindendi. Muazzam bir çığır açtı kendi alanında. Düşünün, bir filmin içinde sadece tek bir parça dinliyorsunuz; bazen yavaş, bazen hızlı, bazen keman ön planda, diğer zamanlarda ise flüt... fakat hep aynı parça, sadece aranjmanı değişik şekillerde yapılmış. Hepsi bu.  Melodiyi adeta kafanıza vuruyorlar, “unutmayın” gibilerden. “Laura” benim gençliğimde çok beğendiğim bir filmdi.  “Film Noir” (karanlık film)  diye sınıflandırdıkları, içinde bol cinayet, detektif, esrarengiz kadınlar, dumanlı barların bulunduğu böyle bir film için yaptım işte bu aranjmanı ve Carly Simon seslendirmişti.

  Raşit Çavaş:  Sizin için  “hitmaker” ve “tüm zamanların en büyük yapımcısı” diyorlar. Bu mertebeye erişmek için ne yapmak lazım?

  Arif Mardin: Hitlerim elbette olmuştur ama en büyük ben değilim elbette. Başkaları da var. Fakat başarılı olabilmek için çok değişik akımları izlemek lazım. Yalnız müzik değil, sanatın diğer dallarını da... film...edebiyat...okuyacaksınız, bakacaksınız, göreceksiniz ve dinleyeceksiniz, değişik müzik türleri de dinleyeceksiniz, klasikten tutun da dünya müziklerine kadar. Kendimden örnek vereyim; İngiltere’de 70’li ve 80’li yıllarda pop müzik patlaması olmuştu, Londra’daki büromuzdan bana her ay içinde  “top ten” listesindeki parçaların yeraldığı kasetler gelirdi. Hep takip ederdim, ama her parçanın ilk dakikasını, hepsini dinleyemem elbette. Tabi teknolojiyi de takip etmek lazım. Biliyorum bu biraz zor, çünkü uzmanlık alanına giriyor. Ama ben stüdyoda “bana şöyle bir efekt verin” diyebiliyorum. Çünkü biliyorum o sesi çıkarabilecek bir alet var. Ama bana markasını sormayın. Zaten bilmem de pek gerekli değil.

  Raşit Çavaş:  Aretha Franklin ile çalışmak kolay mıydı?

  Arif Mardin:  Hem de çok. Mikrofona gider ve şarkıyı bir kerede söylerdi, çalışma orda noktalanırdı.

  Raşit Çavaş: Bu kadar farklı insanlarla aynı kaliteyi nasıl tutturabiliyorsunuz?

  Arif Mardin:  Benim beylik bir cevabım var ve her konuşmada bunu kullanıyorum: Bu divalar iyi Fransız şarabı gibidir. Hepsi değişiktir, hepsinin kokusu ve tadı farklıdır, ama hepsi çok güzeldir, yani şu şarap mı güzeldir, bu mu diyemezsiniz. O da iyidir. Öbürü de.

  Seda Binbaşgil: Sayısız müzisyenin kayıtlarına aranjör ve yapımcı olarak imza attınız, ama aynı zamanda bestecisiniz de... fakat bu sizin pek de vurgulamadığınız bir yanınız. Sanıyorum kendi adınıza çıkardığınız iki albümden sadece biri –1974 yılında çıkardığınız “Journey”- sizin bestelerinizden oluşuyor. Diğeri, “Glass Onion” da ise aranjmanlarınız var. Yakın gelecekte daha çok kendi bestelerinizden oluşacak “Collection” adında bir albümünüzün çıkacağını duydum. Ne zaman olacak bu?

  Arif Mardin:  Yalnız caz  değil, pop şarkıları ve sadece Atlantik’ten çıkan değil, diğer şirketlerden de çıkmış ve benim  beğenimi kazanmış parçaları da bir araya getirmek istiyorum... Klasik bestelerimi, yaylı çalgılar için bir çalışmamı, operamı...yani hepsini biraraya getirmek istiyorum. Bir, iki yıl içinde piyasaya çıkar herhalde.

 Seda Binbaşgil: Uluslararası caz platformuna bir sıçrama yapmak isteyen Türk cazcıları ne yapmalıdır sizce? Örneğin İsmet Sıral’la İstanbul Radyosu’nda seneler evvel yapılan bir söyleşide, o, Türk cazcılarının –eğer uluslararası alanda da tanınmak istiyorlarsa- muhakkak cazı kendi öz müziğimizle buluşturmaları gerektiğinden, yani farklı bir sentez ortaya çıkarmalarının öneminden bahsetmişti. Aynı fikirde misiniz? Siz ne önerirsiniz?

  Arif Mardin:  Herşeyden evvel rahmetli İsmet çok iyi arkadaşımdı. Hakkı var. Bir çok memlekette artık Türk cazcıları diğer ülkelerden gelen sanatçılarla omuz omuza çalıyor. Caz dünyasından eskisi gibi uzakta kalmış değiliz. Ama bunun sebebi var. Eskiden bu kadar iyi sanatçı yoktu aramızda. Yani ancak birkaç kişiyi sayabilirdiniz. Yeni Türk müzisyenlerinin eğitimi de daha iyi. Daha güçlüyüz artık. Ama yalnız cazcılar için değil herhangi bir sanatçı için de enteresan, özgün bir simgemiz olmalı. Farklı bir sound yakalamak lazım. Burda haklı İsmet Sıral.

  Raşit Çavaş: Türkiye’den ayrıldığınızdan beri hiç radyo programına çıkmamışsınız. 41 yıl sonra, ilk kez  Açık Radyo’ya  çıkıyorsunuz. Bu bizler için bir şeref, tekrar teşekkür ederiz. Şimdi programı hangi parçayla bitirmek istersiniz?

  Arif Mardin:  Programı, Chaka Khan için aranje ettiğim,  Dizzy’nin  “A Night In Tunisia”sı ile bitirmek isterim. Bu bebopçılar için İstiklal Marşı gibi bir parçadır ve o zamanlar herkes bu parçayı çalardı. Charlie Parker’ın bu parçada çok önemli, adeta devrim yaratan bir solosu vardı. Onu alıp parçaya sample ettim. O zamanlar sampling kolay bir iş değildi. Her neyse, “Bebopçılar” öncü müzisyenlerdi, her zaman meşaleyi ileriye taşıdılar. Biz de bu parçaya Chaka ile beraber söz yazdık. “Melody still lingers on” ile “Melodi hiç bir zaman ayrılamaz, geçilemez” demek istedik. Parça kaydedilirken Dizzy de ordaydı. Charlie Parker, Dizzy’nin en iyi arkadaşlarından biriydi. Bu saksafonu kim çalıyor diye bana sorduğuna  inanabilir misiniz?

Bilmem ki Arif Bey, sizin o baş döndürücü hayat hikayeniz, gıpta edilecek medeni cesaretiniz ve müthiş başarılarınıza inandıktan sonra, buna inanıp inanmamak o kadar da önemli mi?


Anasayfa