“Sevinciniz başkasının üzüntüsüne neden oluyorsa, çok sevinemiyorsunuz”

 



 

diyor Sibel Köse, Jazz Dergisi tarafından Türkiye’de yılın en iyi kadın caz vokalisti seçilmesi ile ilgili olarak ona duygularını sorduğumda. Bu nedenle aslında yarışma fikrini de sevmiyorum. Ancak, belki bu işi yapan herkes adına kabul edilebilir böyle bir ödül. Öte yandan, caz müzisyenlerini ön plana çıkarmak, tanıtmak için çok iyi bir çaba. Bizlere bir destek, bir motivasyon bu, okuyucu oylarıyla belirlenmesi de sevindirici. Ancak üstünde durulması gereken bir iki nokta var: oylamaya girebilmek için bir albüm kaydınızın bulunması gerekli. Halbuki Türkiye’de caz yapan herkesin böyle bir imkanı olamıyor. Ayrıca 3-5 kişiyiz zaten sektörde ve birbirimizle yarışan tipler değiliz, hiç bir zaman olamayacağız da...bir de oyların iller arasında nasıl dağıldığı da çok önemli, elimizde bununla ilgili sağlıklı bir bilgi bulunduğunu sanmıyorum. Ama yine de, insan daha başarılı işler yapabilmek için popüler olmak, kendini beğendirmek istiyor tabi, yani yine de teşekkür ederim.
 

İşte ilk soruma cevabını sizler de okudunuz. Çok açık sözlü, bildiğinden şaşmayan biri Sibel Köse. 1.5 saatlik sohbetimizde benimle hemfikir olmadığı herşeyi üstüne basa basa söylüyor, ama yanlış anlaşılma, başkalarını kırma endişesi içinde olacak kadar da zarif ve düşünceli.

Sibel Köse, Önder Focan’ın geçen sene çıkarmış olduğu “Jazz Vocalists” isimli albümünde Aydın Kahya ve artık aramızda bulunmayan Ajlan Büyükburç ile beraber Focan’ın bestelerini seslendiriyor. Solo olarak söylediği 3 parçası var, bazılarında da vokal yapıyor. Köse’ye bu projenin nasıl ortaya çıktığını ve kendisine sağladığı katkıları soruyorum. Bir de acaba, ilk CD kaydı mı bu?

Cevabına sondan başlayarak, Hayır diyor, ilk CD kaydım değil, daha evvel Tuna Ötenel’in “Sometimes” isimli albümünde bir parçada söylüyordum, ama tabi bu albümde daha fazla parçada yer alıyorum; bu bakımdan bir ilk sayılabilir.

Proje fikrine gelince, herşey Ajlan’la başladı denilebilir. Az rastlanır bir mükemmellikte, rekabetten uzak, ortak projeler için çırpınan çok özel biriydi o ve hep böyle bir çalışma yapmak isterdi. Bu da o sıralar Önder Focan’ın projesiyle çok çakıştı. Daha önce yapılmış parçalara Önder Focan ses için aranjmanlar yaptı. Aslında Aydın, Ajlan ve ben hep ayrı ayrı, solist olarak çalışmış insanlarız. Sadece 1 aylık çalışma sonucu stüdyoya girip kayıtlar yaptık. Halbuki A Cappella, Vocalese işleri yapanlar solist değiller, vokal müziğe gönül vermiş ve sırf bu konuda çalışan insanlar. Mesela benim sevdiğim “Take 6” diye bir grup var,10 küsur yıldır beraber çalışıyorlar. Birbirlerinin nefes alışını, ses tonlarını artık ezbere biliyorlar. Bu açıdan bakıldığında,1 aylık bir çalışma bu proje için elbette yeterli değildi ama yine de bir ilk olması açısından önemliydi. Bir de tabi Ajlan’ın caz alanında arkasında bıraktığı tek kayıt olması açısından değer veriyorum bu albüme. Albümün piyasaya çıkışı ne yazık ki tam onun ölümüne denk geldi.

Sibel Köse ile röportaj yapmak  bir zevk. Soru sormaya bile gerek yok. O kadar çok anlatacağı şey var ki  kendini kaptırıp gidiyor. Ama bazen  konu o kadar dağılıyor ki soruyu yinelemek zorunda kalıyorsunuz.

Peki bu albümün size katkıları oldu mu, hayatınızda bir şeyler değiştirdi mi?

Öyle hayati bir değişiklik yok, ama esaslı bir tecrübe tabi. Kayıtlar New York’ta yapıldı. Neyin nasıl yapıldığı konusunda ufkumu açtı. Stüdyoda 1 günlük provayla girdik kayda. Bizler canlı söylemeye daha alışığız. Kalıcı bir şeyler yapmak istediğiniz zaman doğruluk ön plana çıkıyor, çok artistik şeylere pek fırsat bırakmıyor stüdyo. Canlı söylerken hata yaparsanız, o kadar ölümcül olmuyor. Sonunda parçanın başka bir yerine geçtiğinizde o hata unutulup gidiyor, halbuki kayıttaki bir yanlışı defalarca dinliyorsunuz. İnsan sürprizlerle karşılaşabiliyor, çok iyi bir tecrübe oldu. Bu yüzden  çok müteşekkirim Önder Focan’a.

Sibel Köse, “Jazz Vocalists” albümünde Önder Focan’ın çok sevdiğim bestelerinden biri olan “Erken”e söz yazmış.. Devam edecek misiniz şarkı sözü yazmaya diye soruyorum... beste çalışmalarınız var mı...bir enstrüman çalıyor musunuz?

Kasede aldığım bu röportajı kağıda daha doğrusu ekrana dökerken sorularımın bayağı yüklü olduğunu görüyor ve Sibel Köse’ye hak veriyorum: Ben de dağılırdım doğrusu böyle çok cevaplı soruları yanıtlarken!

Cevaplara yine sondan başlıyoruz: Bir enstrüman çalmıyorum sadece armoni çalışmalarım için yardımcı olarak piyanoyu kullanıyorum. Beste ise sadece yardımla yapabilirim. Şu anda çok az şey var dağarcığımda. “Erken”e yazdığım şarkı sözü ise bir tesadüf eseri. Bütün bunlar belki daha ilerisi için düşünülebilir.

“Sabah güneşini gör / sana kucak dolusu neşe ve mutluluk getiren / Bu an tüm sıkıntılarını geride bırakacağın andır / Sabah erken, aşkın içinde büyüdüğüne tanık olacaksın / ve o sihirli gün ışığı sana yaşadığını hissettirecek.”

İşte İngilizce olarak kaleme alınmış “Erken”in (Early In The Morning) ilk kıtası. Merak ediyorum neşe ve coşku dolu sözlerin Sibel Köse’nin gerçek duygularını yansıtıp yansıtmadığını? Benim bildiğim, caz sanatçıları yaptıkları müziğin doğasından da gelen bir havayla genelde karamsar, içine kapanık, duygusal  kişilerdir.

Gülerek beni doğruluyor Sibel Köse. Bu arada söylemem lazım; Sibel Köse’nin çok sevimli ve tatlı bir yüzü var. Gülünce yüzünde güller açıyor.

Aslında bunlar pek benim hissettiklerimi yansıtan duygular değil gerçekten de. Hatta arkadaşlarım bu şarkı sözünü okuyunca benimle çok dalga geçtiler, “sen sabah ışığını nerde gördün de esinlendin” diye sordular, “yatmadan önce mi?” Aslında bu sözleri bir sabah gerçekten çok erken bir saatte, iki arkadaşımın kavgasından sonra yazdım. Üstelik ben de çok kötü arada kalmıştım. Herhalde uyku tutmadı. Demek tesadüfler olabiliyor. Yoksa dediğiniz gibi daha depresif bir tipim.

Sizi yönlendiren biri var mı? Sesinizi, kariyerinizi...?

Yok ama Türkiye’nin en iyi müzisyenlerinden biri olan Tuna Ötenel’le 10 yıl çalıştım. O farklı bir hocadır, biraz çabayla sahnede ondan çok şey öğrenilebilir. Bana gelince, kendisinden çok şey öğrendim. Ama eminim bir o kadar da kaçırdığım olmuştur. Kariyerimi yönlendirmeye gelince, bir tek ben varım, kendim oturup kara kara düşünüyorum ne yapacağım diye. Türkiye’de bu sektörde genelde bu böyle. Ama mesela Cassandra Wilson’ı ele alırsak, “Blue Light Till Dawn” isimli albümünden  bu yana çok şey değişti, prodüktörünün değişmesi ile daha yenilikçi müzik dinleyen kitleye –ki bu caz dinleyicilerinden çok daha büyük bir kitle- hitap etmeye başladı. Yani düşünüyorum da aslında insanın kendini yönlendiren bir prodüktörünün olması hiç de fena değil. Biz burda herşeyi kendimiz kotarmak zorunda kalıyoruz. Yani haklısınız... keşke böyle birisi olsa.

Cassandra Wilson’dan söz açılmışken...kendisi bir röportajında “sesim üzerinde çok çalışarak bu pes tonu elde ettim” diyor. Sizin sesiniz de pes. Bu rengi elde etmek bir çalışma gerekti mi...istediğiniz yere getirdiniz mi sesinizi?

Benim sesim fena değildir ama bu kalitede (pes kalitesinde) değildi. Sigaranın da çok yardımı oldu bu rengi almasında, ama zararı da oldu tabi. Sesin rengi, biraz da neyi sevdiğinizle, duyuşla da ilgili, ben pes sesleri tercih ediyorum, enstrümanlarda da mesela saksafon deyince tenor saksafonu severim. Güçlü altları, kuvvetli sesleri tercih ederim.  Ama bazen de fazla  koyu bulabiliyorum bir sesi, veya  hep aynı ton bir süre sonra insana monoton gelebiliyor. Sesime gelince, o sonunda bir araç, onunla hangi amaca hizmet ettiğim önemli. Ne yapmak istediğimi soruyorsanız ben de tam onu düşünme safhasındayım.

O zaman yeri gelmişken sorayım hemen,  ilerisi için planlarınız, hedefleriniz neler?

11 yıldır daha çok piyano, kontrbas ve davul gibi standart bir formatta, standart çalışmalar yaparak bugünlere kadar geldim. Üzerine yeni birşeyler konmadıkça hem dinleyenler hem de çalanlar sıkılıyor artık bu formattan. Cassandra Wilson, Dianne Reeves, Norma Winston, Patricia Barber  gibi yeni ve farklı yaklaşımlar içerisinde birşeyler yapmak isterdim, ama  kapasitemle sınırlıyım tabii.

Ne gibi yenilikler yapmayı düşünürdünüz mesela?

Örneğin, farklı enstrümanlarla, farklı bir sound yakalamak denenebilir...veya bestelere ağırlık verilebilir ... bir süredir düşündüğüm bir kabare projem var, ama daha zamanı var çünkü farklı dallarla işbirliği içerisinde gerçekleşecek bir proje o. Bu yıl da şu ana kadarki birikimimi sergileyecek ve ilerisi için beni yönlendirecek bir kayıt yapmak istiyorum.  Yeni bir şeyler yapmak istediğim kesin. Cazın durumuna bakın, aslında eski değil, bu yüzyılın müziği olmasına rağmen hep yeni arayışlarda.

Sohbetimiz biterken bu yılki İstanbul Caz Festivali hakkındaki fikirlerini alıyorum ve görüyorum ki bu konuda aynı görüşleri paylaşıyoruz.

Sizce İstanbul Caz Festivali’nin misyonu ve rolü ne olmalı, bu seneki festival hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu sene hep alakasız konserlere denk geldim tesadüf eseri. Mesela, çok istediğim halde Nicholas Payton konserini kaçırdım. Michel Camillo, Önder Focan, Christian McBride, Randy Brecker gibi caz konserlerinin yanı sıra Lou Reed’e de gittim. Aslında yurtdışındaki festivallerde de pop sanatçılarına yer veriliyor zaman zaman, dolayısıyla İstanbul Caz Festivali’nin  o yönünü pek eleştirmiyorum. Ancak şunu da söylemem lazım; merakımdan Natacha Atlas konserine gittim. Bir caz festivalinde niye böyle bir konsere yer verildiğini hiç anlamadım. Tamam, dünya müziği kategorisinde yer alıyor. Ama ben bu dünya müziği tanımını çok sakıncalı buluyorum. Lokal müzikten dünya müziğine geçişin sınırları nasıl çizili acaba?  Mesela, dünya üzerinde alıcı kitlesi büyüdükçe lokal bir müzik hemen dünya müziği olabiliyor mu? Rai Müziği’nin çok iyi örnekleri de var kötüleri de. Bence Natacha Atlas iyi bir lokal müzisyen, atmasına çok güzel göbek de atıyor ama, uluslararası bir caz festivalinde ne işi vardı gerçekten hiç anlamadım. İstanbul Caz Festivali’nin ulaştığı kitlenin büyüklüğü göz önüne alındığında, misyonunun biraz daha farklı olması beklenir, dünyada ne yenilik oluyorsa onları yansıtmak gibi. Bu seneki tablo bir garipti, herkes başka bir telden çalıyordu. Ama geçmiş yıllardaki festivallerde de bence hatalar vardı. Çok büyük isimlere aynı anda yer verilmesi eminim bütçeyi arttırıyordur. Aynı bütçeyle içeriği daha eğitici organizasyonlar gerçekleştirilebilirdi.

Sizce festival nasıl olmalı?

Bence, bu işin ortasını bulmak lazım. Bir de, M-Base, Avant-garde, Free Jazz, Fusion, Bebop, Dixieland gibi tarzlar ve dönemler -ya da yaklaşımlar mı diyelim- ele alınabilir veya özel günler tertiplenebilir, yurt dışındaki festivallerde de yapıldığı gibi. Mesela vokal günleri... Ne iyi olur! 

Bir başka problem de bazen konserlerin birbiriyle çakışması.

Çok doğru söylüyor! Önder Focan, Michelle Camillo ve Patricia Barber’ın konserlerinin aynı geceye gelmesi gibi.  Güya değişik saatlerde, ama birinden çıkıp öbürüne yetişmek pratikte imkansız. Mesela Önder Focan’ı izledikten sonra, Patricia Barber’a yetişebilmek için, Michelle Camillo-Tomatito konserini kaçırmak zorunda kalmıştım. Çok yazık olduğunu düşünüyorum.

Sohbetimiz bitiyor ve Sibel Köse’nin bir zamanlar Ajlan Büyükburç’la paylaştığı Ihlamur’daki şirin çatı katı dairesinden ayrılıyorum, araba kullanırken gözüm yollarda, kulağım ise  -gelirken de olduğu gibi- “Jazz Vocalists” albümünde seslendirdiği parçalardan biriyle Sibel Köse’de.  

Anasayfa