|
|
![]() |
||
|
|
Bir Anti-Diva: Patricia Barber |
||
![]() |
|
“Öyle bir stili var ki/ Belli özenle planlamış/ Ayaklı bir Calvin Klein konsepti sanki/Milimetrik hesaplanmış renk ve dizayn/Göz kamaştıran cazibesi, arz ve talebin belirlemesi/Bir eğitim, hatta diploma/Herşey iyi hoş ta/Kültürümüz acaba gerçekten yeterli mi klas olmaya?” | |
Patricia Barber’ı ilk kez yağmurlu, soğuk bir akşam eve dönerken Açık Radyo’da dinledim. Çok sevdiğim Cassandra Wilson’ı anımsatan ses ve tarzıyla hemen dikkatimi çekti. Ama sonraları bana bu kadını sevdiren hangi özellikleriydi diye sorarsanız; karanlık, yüzüme çarpan sesi, içini dışına çevirip tanınmaz hale getirerek farklı anlamlar yüklediği “cool” pop yorumları, kanımı donduran minimalist besteleri, gösterişsiz ve kişilikli klavye hakimiyeti sayacaklarım arasında olacaktır mutlaka. Ancak Patricia Barber’ı özgün kılan bence insanı adeta esir eden şarkı sözleri... Sizi düşünceye sevk eden, alaycı, eleştirel, müziğini adeta klipleştiren, ve hatta –“Touch Of Trash” isimli bestesinin yukarıya aldığım bir bölüm sözleri gibi- parçayı dinlerken, bir kelimesini bile kaçırmamanız için sizi sandalyenizin ucuna kadar getiren şarkı sözleri bunlar. Yine “Touch Of Trash” den: “En mükemmel ruj tonu/Adeta hayata kayıtsızlığı örten bir kırmızı/Herşey dikkatle düşünülmüş stilin özenli bir parçası/Gözkalemi/Bir sanatçının eliyle çekilmiş sanki/Hazırcevaplılık ise resmi tamamlayan son unsur/Herşey iyi hoş ta/Sadece bir düğme daha bekliyor açılmayı/Avamlığa!” Yaza yaza yaz, hatta Patricia Barber’ın kendisi gelecek bu gidişle ama benim şarkı sözü örneklerim bitmeyecek (Patricia Barber gerçekten de bu yaz Jazz Festivali’nin konuğu olarak ilk kez İstanbul’a geliyor). Şarkı sözü yazarı olarak en çok Joni Mitchell ve Sting’den etkilendiğini söyleyen Patricia Barber’ın şimdi de “Company” isimli bestesine yazdığı sözlere kulak verelim: “Sıkılınca saatlerce MTV izlerim...veya cep telefonuma sarılırım...bir iki yabancı film de izleyebilirim eğer bunu yapmak “in” ise...canım mı sıkıldı, ver elini caz klüpleri, onlar çalar, ben gevezelik ederim, caz hakkında pek bilmediğim yoktur, kültürel takılırım....” Patricia Barber’ın bu yaz İstanbul’a gelmesi bugüne kadar benim gibi, sadece albümleriyle yetinmek zorunda kalmış olanlar için büyük bir fırsat. Çünkü onun sahnede de iddialı biri olduğunu şu sözlerinden çıkarmak kolay: “Sahnedeyken dinleyicilerimi kaybetmek üzere olduğumu hemen anlar ve onları anında geri getiririm. Sahnede kendimi hep izleyicilerimden birine bir anahtar uzatır gibi hayal ederim. Bir kere o anahtarı aldı mı beni her yere takip edecektir çünkü. İşte bu hayal sahnede onlarla en mükemmel iletişimi kurmaya yönlendirir beni.” Chicago’nun varoşlarında doğan Patricia Barber, Glenn Miller orkestrasıyla çalışmış olan saksafoncu Floyd “Shim” Barber’ın kızı. Annesi ise bir blues şarkıcısı. Patricia, 5 yaşındayken babasından piyano dersleri almaya başlamış. 4 yıl sonra da babasını kaybetmiş. Bunun üzerine kısa bir süre sonra ailecek Iowa’ya taşınmışlar. Iowa Üniversitesi’nde Klasik Müzik ve Psikoloji dallarında lisans eğitimi gören Patricia Barber’ı herşeyden çok ilgilendiren hep kitapları olmuş, “Odamdan hiç çıkmadan günlerce okuduğum olurdu” diyor. Her ne kadar önceleri “Caz müzisyenliği akıllı bir kadının seçeceği bir meslek değil” dediyse de, sonraları “O her an yaratıcılığını dışa vurabilme, kendini ifade edebilme yeteneğine, özgürlüğüne, yani o müthiş doğaçlama hadisesinin cazibesine daha fazla direnemezdim” diye fikrini değiştirerek, mezun olur olmaz Iowa’daki caz klüplerinde garsonluk yapmaya başlamış, buralarda çalan müzisyenlerden mümkün olduğunca çok şeyler kapmak uğruna. Bu hedefe baş koyarak Amerika’nın caz müziği kapitollerinden Chicago’ya taşınan Barber yıllarca çeşitli yerlerde çalmış, söylemiş, ama karşılığı hep hayalkırıklığı olmuş. “Eleştirmenler yıllarca beni yerden yere vurdu”... Ta ki 1989’da “Gold Star Sardine Bar” da kendisine haftada 5 gece çalacağı bir iş bulana kadar. Bunu da aynı yıl babasının adına kurduğu “Floyd” plak şirketinden çıkardığı “Split” isimli ilk albümü izlemiş. Çok fazla ses getirmeyen bu çıkıştan sonra 91 yılına kadar sessiz kalmış Barber. Hatta bu yılın ilk 6 ayı klüpteki işini de bırakarak kendini inzivaya çekmiş, “İşimin ilk %50’si ilham aramaktır, kalan %50’si ise bunu dinleyicilere aktarabilmek.” 1992 de ise “A Distortion of Love” geldi. Bu albümü onun bundan sonra günümüze dek vazgeçmeyeceği plak şirketini bulmasına aracı oldu. Albümü çıkarırken, o zaman bağlı olduğu plak şirketi tarafından sanatsal özgürlüğünün kısıtlandığını düşünen Barber, Chicago’da “Premonition” isminde bağımsız, küçük bir başka şirketle anlaştı. Ama bir tek şartla: sanatsal özgürlüğüne hiç mi hiç karışılmayacaktı. İstediği de oldu. Barber, bundan sonra artık hep bu şirketle çalışacaktı. “A Distortion of Love” da bir önceki albümü gibi belki Patricia Barber’ı daha geniş kitlelere duyurmaya aracı oldu ama rüştünü ispat etmesi 1994’te çıkardığı albümü “Cafe Blue” ile başladı. Ünlü gangster Al Capone’nin uğrak yeri “Chicago’s Green Mill Jazz Club” ta kendine iş bulması da işte yine “Cafe Blue”yu çıkardığı zamanlara rastlar. Bu gelişme de Patricia Barber’ın kariyerindeki kilometre taşlarından biri olacaktır. “Burası da aynı plak şirketim gibi özgürce sanatımı icra ettiğim bir yer, gayet sıcak bir ortam. İçeri girip bir içki sipariş etmekle, benden bir parça istemek arasında pek bir fark yok. Bu kadar erişilebilir olmak beni uçuruyor doğrusu.” “Cafe Blue” Patricia Barber’ın ilk önemli hamlesiydi. Diğer iki albümüne göre çok daha sade, gereksiz uzatmalardan uzak ve kendi bestelerine daha fazla yer verdiği bir albümdü bu. Bu albümün beni en etkileyen parçası olan B.B.King’in meşhur ettiği “The Thrill Is Gone”, Barber’ın ses rengiyle mükemmel bir uyum içinde kotarılmış. “Cafe Blue”dan sonra Barber, Northwestern Üniversitesi’nde “Caz Pedagojisi” bölümünde lisans üstü eğitimini tamamladı. Burda 20.yüzyıl kültürüyle ilgili dersler de alan Barber, 98 yılında çıkardığı “Modern Cool” albümünün, bu dersin doğurduğu bir sonuç olduğunu söylüyor ve bu konudaki hislerini yine çarpıcı bir şekilde “Postmodern Blues” isimli parçasına yazdığı şarkı sözleriyle dile getiriyor. Bu albümdeki 12 parçadan 8’i kendisinin. “Touch Of Trash” isimli, bu yazının başında sözlerinden alıntılar yaptığım etkileyici parçayla açılan “Modern Cool” ile Barber, “dinleyicilere bir çok şey birden vermek istedim” diyor,”caz, çağdaş klasik müzik, yalnızlık, kinizm, umut, aşk, seks, şiir...” ”Love, Put On Your Faces“ isimli parçasında Barber’a bir Gospel Koro’su eşlik ediyor, bu parçayı, albümü hazırlarken çok sevdiği ablasını kanserden kaybetmesi üzerine onun için bestelemiş. Ablası cenaze töreninde bir gospel korosunun bulunmasını istemiş, ama ani ölümü bu organizasyona fırsat tanımamış. Beste ve sözlerin uyarlanması kendisine, orijinal şarkı sözleri E.E.Cummings’e ve seslendirme de “Choral Thunder” korosuna ait... Barber, ablasının bu isteğini belki biraz geç, ama daha anlamlı ve kalıcı bir şekilde yerine getirdiğini düşünüyor. Ve “Companion”. Her albümü bir eskisine kıyasla daha gelişmiş ve kaliteli olan Barber’ın son albümü de bu istisnayı bozmamış, bu her bakımdan onun çıkardığı en güzel albüm. Temmuz 1999’da Barber’ın hafta sonları çaldığı Chicago’nun sevilen caz klübü Green Mill’de canlı olarak kaydedilmiş “Companion”. Süre olarak kısa bir albüm; 7 parçanın 4’ü yine Barber’a ait. Bu albümde insanın soluğunu kesen iki yorum var: Sonny Bono’nun “Beat Goes On” u ve Santana’nın ünlendirdiği Peter Green bestesi “Black Magic Woman”. Barber, albümlerinde yer verdiği işte bu gibi pop yorumlarından dolayı, “safkan bir cazcı” mertebesine erişemedi bir türlü eleştirmenlerin gözünde. Barber’ın bunlara cevabı yeni albümüne koyduğu “If this Isn’t Jazz” (=Eğer Bu da Caz Değilse) isimli parçası oldu: “Bu şey gerçek mi yoksa sahte mi?/Ya bu ses, ciğerlerimden gelen dumandan mı acaba?.../New York Times’a göre stilim çok fazla beyaz mı yoksa siyah mı?/Ritmi biraz daha karmaşık hale mi getirmeli yoksa böyle iyi mi?.../Bu caz değilse/ bununla yetinmeniz gerekecek/ ta ki “gerçeği”ni yapana kadar...” “Companion” da Hammond B-3 org çalan Barber’a eşlik edenlerin de başarıda payı oldukça fazla, Michael Arnopol basta, Eric Montzka ve Ruben Alvarez davul ve vurmalı çalgılarda ve özellikle John McLean gitarda harikalar yaratıyorlar. Los Angeles Times, Patricia Barber’ın pop coverlarını çalarken takındığı “ultra cool” tarzıyla bu parçaların anlamlarını özellikle çarpıtmak istediğinden veya onlara vermek istediklerinden daha farklı, cinsiyetle dalga geçen mesajlar yüklediğini yazıyor. Patricia Barber’ı bu sözler rahatsız etmiyor hiç. Gay Financial Network’un kendisiyle yaptığı bir röportajda “Doğru” diyor.”Cinsiyetle oynuyorum adeta ve bu beni eğlendiriyor. “Black Magic Woman” buna çok iyi bir örnek. Parçayı Santana’dan dinliyorsunuz önce, sonra bir kadından, ama neredeyse aynı ses tonundan. Bu enteresan geliyor insanlara.” Sonra yine “cool” bir şekilde dalgasını geçiyor: “Ama bu parçayla ilgili hala aklımı karıştıran bir mesele var. Santana bu parçayı söylerken “black” ve “magic” arasında bir virgül var mıydı yok muydu? Bu kadın zenci bir sihirbaz mıydı yoksa büyüleyici bir zenci kadın mıydı?” Laurie Anderson ve Suzanne Vega’dan Shirley Horn’a, Sheila Jordan hatta Bill Evans’a kadar nerdeyse benzetilmediği müzisyen kalmayan, ama bence hala en çok Cassandra Wilson’ı anımsatan Patricia Barber acaba hangi müzisyenleri severek dinliyor? Ortaçağ’dan günümüze kadar her besteci onu ilgilendiriyor. Dinlediği müzik konusunda ise sınırlaması yok gibi, The Cranberries, Morphine, R.E.M dahil olmak üzere. İlk etkilendiği müzisyenler arasında Joni Mitchell ve Flora Purim var. “Vokalistler konusunda araştırma yapınca gitgide daha seçici olmaya başladım” diyor, verdiği isimler ise bunu ispatlar nitelikte: “Shirley Horn, Leni Andrade, Sheila Jordan. “Bir de” diyor “Brezilyalı şarkıcıların tarzı çok etkiliyor beni”. 40’lı yaşlarını süren Patricia Barber’ın müzikal serüveni belki epey bir zaman dikenli bir yol üzerinde seyretmiş ama sonra da nerdeyse toplamadığı ödül kalmamış: Downbeat Dergisi Uluslararası Eleştirmenler Anketi’nde “Ümit Veren Kadın Caz Vokalistleri” kategorisinde birinci seçilmiş. “Cafe Blue” albümü CD Review tarafından “En İyi 10 Vokal Caz Albümü” arasına girmiş. Aynı albüm bu sefer Chicago Tribune tarafından “Yılın En İyi Albümü” seçilmiş. Stereophile Dergisi ise bu albümü “Ölünesi Albüm” statüsüne layık görmüş. Sonra çıkardığı albümleri “Modern Cool” ve “Companion” ise Billboard Caz Listesi’nde ilk 10’a girmeyi başarmış. Bunların yanısıra, Chicago Sun-Times, JazzTimes, Chicago Magazine, Gavin Report ve benzeri kuruluşlar ondan ve albümlerinden hep övgüyle sözetmişler. Patricia Barber şu aralar, Ekim 2000’de piyasaya sürmeyi düşündüğü ve sadece caz standartlarını çalacağı bir albüm için stüdyoda çalışmakla meşgul. Bunun hemen arkasından ise ağırlıklı olarak kendi bestelerinden oluşacak bir albüm çalışması daha var. Ama projeleri arasında onu en heyecanlandıran ismini “Cafe Blue” koyacağı bir caz klübü açmak. “İnsanların sadece beyinlerine değil, ruhlarına hitap edecek müzik dinlemeye ihtiyaçları var. Bir müzikten “etkilenmek” başka, o müziğin “içimize işlemesi” başka. Müzik dediğin, bizleri apansızın hiç tahmin etmeyeceğimiz bir yerden vurmalı bence. Geceleri klüpte çalarken bazen izleyicilerimin yüzlerine bakıyorum. Genelde gördüğüm koca bir boşluk ne yazık ki. Ürkütücü belki ama gerçek bu. Onların “sanat” a ihtiyaçları var, hem de damardan! Caz onların bu ihtiyacını giderebilir, aradıkları neyse bulmalarına yardımcı olabilir. İşte bu yüzden bir klüp açmak istiyorum.” “Diva” enflasyonu yaşadığımız şu günlerde Patricia Barber müziği, tarzı, sesi, şarkı sözleri ve kişiliğiyle gerçekten de bir “Anti-Diva” değil mi? Hem de damardan? |
|||