“HER ZAMAN DUALARIMDASINIZ!”

İşte böyle diyordu Güney Afrikalı usta piyanist Abdullah İbrahim
Türkiye’de yaşanan deprem felaketiyle ilgili olarak.

 
Doğrusu bu ya, trio’suyla sahneye çıktığında, değil onunla röportaj yapmak, benimle konuşacağından bile emin değildim. Sahnede upuzun boyu ve simsiyah giysileri içinde insanın gözünü korkutacak kadar mesafeli, ciddi ve bir o kadar da heybetli görünüyordu. 15 Kasım akşamı New York City’nin yaklaşık bir yıl önce açılmış caz klüplerinden Joe’s Pub’daydım. Şehirdeki diğer caz klüplerine göre çok daha ferah olan bu mekan, kaliteli dinleyici kitlesiyle de hemen ilgimi çekti. İlk defa bir caz klübünde konser dinlerken saygısız yan masaların utancını taşımadım.
      Caz klüplerinde konserlerine gittiğim diğer müzisyenlerden farklıydı Abdullah İbrahim. Sessizce çıktığı sahneyi bir buçuk saat sonra terkederken, parça aralarında bir kere bile duraklamamış ve çaldıklarını tanıtmak bir yana, ağzını bile açmamıştı.
      Bir parçadan diğerine hiç durmadan geçerken adeta bir klasik batı müziği suiti icra ediyordu. Çaldığı parçaların çoğunun son albümü; “African Suite”ten olduğuna bakılırsa, belki böyle çalmayı daha uygun bulmuş olabilirdi, ama bence gerçek neden; dinleyicilerle rahat iletişim kurmakta zorlanan, çekingen bir yapıya sahip olmasıydı.
      Bir buçuk saat boyunca, hayranlıklarını ifade etmelerine izin verilmeyen dinleyiciler, konser sonunda Abdullah İbrahim selam verdiğinde, onu dakikalarca ayakta alkışladılar... usta piyaniste duydukları takdiri nihayet belirtebilmenin coşkusuyla. İşte ilk kez o zaman İbrahim’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme yakaladım.
         Arkasından kulisin yolunu bulmaya çalışırken, -evet- değil onunla röportaj yapmak, benimle konuşacağından bile emin değildim. Çünkü ne kendisinin böyle bir röportajdan haberi vardı, ne de benim birisiyle nasıl röportaj yapılacağından. Ne de olsa ilk denememdi.
      Heyecanla ve nereye gittiğimi bilmeden hızla yürürken, çarptığım kişiye özür dilemek üzere başımı kaldırdığımda karşımda onu buldum. Son derece ciddi beni dinlerken, bir çırpıda İstanbul’da bir radyo istasyonunda caz programı sunduğumu ve kendisiyle bu programda yayımlanmak üzere bir söyleşi yapmak istediğimi söyledim. O ciddi asık suratlı adam bir anda yerini son derece anlayışlı, sevimli, babacan birine bıraktı. Teklifim seve seve kabul edilmişti.
      Beraberce karısı vokalist Sathima Bea Benjamin’in de bulunduğu küçük bir odaya gittik. Tam sessiz sakin bir ortamda hemen söyleşime başlayacağımı düşünüp sevinirken, oda bir anda insanlarla doldu; kimisi müzisyenler.. kimisi hayranları. Alçak gönüllü bir tavırla hepsiyle tek tek ilgilendi. Odada kalan müzisyenlerle beni tanıştırmak inceliğini gösterdi. Ama vakit geçip –tekrar sahneye çıkmasına az zaman kalmıştı- benim sabırsızlandığımı hissedince, yapması gereken bir röportajı olduğunu söyleyerek karısı dahil olmak üzere herkesi odadan çıkardı:

Sizi biraz evvel canlı olarak dinlemek benim için büyük bir zevkti ve bir ilkti. Ama pek çok kişi için de belki bir ilk, çünkü yoğun bir şekilde caz klüplerinde çalıştığınızı sanmıyorum.
Haklısınız. Caz klüplerinden uzak durmaya çalıştım yıllarca. Bunun da iki sebebi var: Birincisi; bu klüplerde çalarken ister istemez “pasif sigara içici” konumuna düşüyorsunuz ki bu hiç hoşuma gitmiyor. Burda Abdullah İbrahim, hiç sigara kullanmayan ama uzun yıllar bu tür klüplerin sigara dumanlı ortamında çalışmış bazı meslektaşlarının akciğer kanserinden ölmelerini buna bağladığını söylüyor. İkincisi ise; zaten bu tür klüplerde sizi pek kimse dinlemez. Aklıma bir gece evvel Charlie Haden’ı dinlediğim caz klübünün gürültülü, saygıdan uzak ortamı geliyor ve Abdullah İbrahim’in bu klüpte çalmadığına şükrediyorum.

Artık devamlı olarak yaşadığınız yer New York City’mi?
Hayır hem Capetown hem New York City. Şu anda bir dizi konser için New York City’de bulunuyorum. Ama Capetown’da da önemli projelerimiz var. Mesela orda bir Müzik Akademisi kurduk ve Johannesburg’da bir diğerini daha kuruyoruz.
Ders verdiği bu akademide hangi konularda yoğunlaştığını anlatırken, hangilerinden uzak durduğunu eklemeyi de unutmuyor İbrahim: “Sınırları belli, dar alanlarda uzmanlaşma, ve hayattan kopuk olan, “teknik için teknik geliştirme” gibi yüzeysel konular bana yabancı. Derslerimde bu tip konular olmayacağından emin olabilirsiniz. Ama bunların yerine “insanları biraraya getiren, kardeşliğe kucak açan müzik hakkında bilgilenmek isteyenlerin derslerimi ilgi çekici bulacaklarından eminim.

İbrahim, derslerine hazırlanırken, zengin müzik deneyiminin yanısıra, İslam’ın öğretilerinden de yararlandığından bahsediyor.

Peki. Bu iki şehrin dışına çıkarsak eğer..Avrupa’da da faal misiniz mesela?
Hem de nasıl. Avrupa’ya sık sık turneye çıkıyoruz. Daha yeni Leipzig’den geldik. Leipzig Operası’nda “Capetown Traveller” isimli bir müzikal sahneye koyduk. Orkestrası, multi medya gösterileri, projeksiyonlarıyla dopdolu bir prodüksiyon. Bu arada unutmamak lazım, tabi ki son albümümüz “African Suite”i de çaldık Leipzig’lilere. Çünkü önemli bir albüm. İcra edenler arasında trio’mun yanısıra “Avrupa Birliği Gençlik Orkestrası” da var.

Şu sıralar yeni bir albüm üzerinde çalışıyor musunuz?
Sadece yeni bir albüm değil, bir çok değişik proje üzerinde çalışıyorum.

Eminim. Zaten çok üretken bir müzisyensiniz. Bir kaç sene evvel İstanbul’daydınız. Bir daha ne zaman geleceksiniz?
Çok derin bir tarihiniz ve müzik geçmişiniz var. Festival organizatörleri tarafından tekrar davet edilmeyi ve ülkenizde biraz vakit geçirebilmeyi çok isterdim. Ayrıca sizin müzisyenlerinizle çalmak da çok hoş olurdu.

Zaten sizin yaptığınız da bir tür “fusion” değil mi? Cazı Afrika duygularıyla yoğuruyorsunuz. Aynı şeyi belki ilerde Türk müziği için de düşünebilirsiniz.
Tabi. Aslında bu etnik ögeleri cazla birleştirmek derinden, kalpten gelen birşey, bir sinerjidir.

Zaten bir yerde okuduğuma göre siz yaptığınız müziği caz olarak tanımlamayı da sevmiyorsunuz. Müziğinize “halkın/insanların müziği” adını veriyorsunuz.
Bizim müziğimiz belli bir kesime değil, tüm insanlara hitap eden bir müzik ve her türden birtakım özellikler barındırıyor: dünya müziği, caz, klasik müzik..

Bir yerde caz müzisyeni ile müteşebbis arasında bir analoji kurduğunuzu okumuştum. Bunu açabilir misiniz?
Tabi. Elindeki son kuruşunu ne olacağı belirsiz, riskli bir projeye yatıran bir müteşebbis işadamı, bir caz müzisyenine benzer. Çünkü bir caz parçasında da, böyle riskli bir projede de bir sonraki adımı kimse bilemez. Ayrıca, aynı müteşebbis gibi, caz müzisyeni de sadece kendisinin patronudur, kimse için çalışmak istemez. Çünkü işleri bir anlamda risk almaktır. Günümüzde bir sürü genç ellerinde diplomaları çeşitli şirketlerde iş arıyorlar. Bu aptalca. Onlara müteşebbis olmaları öğretilmeliydi aslında.

Abdullah İbrahim’in analojileri meşhur. Daha evvel yaptığı bir röportajda da klasik müzikle caz müziğini kıyaslarken, klasik müzik orkestrasını bir fabrikadaki üretim bandına benzettiğini okumuştum:” Caz müziğinin formülü ve kavramı sosyal dinamikler içeren tek müzik türüdür. Mesela, klasik batı müziğine bir bakın. Formülü Endüstri Devrimi’ne dayalı. Müzisyenleri yöneten bir orkestra şefi var ve herşey “tam doğru” olmak zorunda. Bir fabrikadaki üretim bandı gibi yani. Bağımsız düşünmek yasak. Müzisyenler solo çalmaktan acaip korkuyorlar. Bir kere klasik müzik çalan 18 müzisyenle çalışmıştım. Solo yapmak isteyen var mı diye sordum. Bir kişi bile çıkmadı. Yanlış yapabilme korkusu içlerine işlemiş. Halbuki caz dediğin doğaçlamadır, solo çalmaktır.”

İbrahim, Türkiye’de yaşanan deprem felaketlerini de yakından izliyor. Röportajın başında Türk olduğumu öğrenir öğrenmez Türk Halkı’na benim aracılığımla taziyelerini iletmek istedi. Düzce depremi 5 gün önce olmuştu ve İbrahim benden o konuda bilgiler aldı. Kendisine bir de ufukta korkuyla beklediğimiz bir İstanbul depreminin göründüğünden ve bunun bir felaketle sonuçlanma ihtimalinden bahsedince, elimi iki elinin arasına aldı ve sesi titreyerek iki kez üst üste şunu söyledi:”Her zaman dualarımdasınız”.

Ulusunun özgürlüğünde çok önemli katkıları olan Abdullah İbrahim’le olan röportajım bittiğinde aramızda öylesine sıcak bir diyalog kurulmuştu ki, sahnede görüntüsüyle beni önceleri korkutmuş olan bu heybetli piyanistten ayrılmak doğrusu zor geldi. Bana verdiği bu fırsat için kendisine teşekkür ederken ismimi, telefonumu almayı ihmal etmedi ve “birbirimizle bağlantımızı koparmamalıyız. Bilgi paylaşmalıyız. Bunları bir şekilde koordine etmemiz lazım” dedi.

Beni kapıya kadar geçirirken aklıma Mandela’nın İbrahim için söylediği şu sözler aklıma geldi:” Bach? Beethoven? Bizde çok daha iyisi var” . Mandela’nın bu sözleri sadece müzikal açıdan söylemediğini artık biliyordum.


Anasayfa