|
Seçkin
insanlar mı? diye şaşırır, Biz seçkinler için burda
bulunmuyoruz. Tek amacımız Amerikan halkının her çeşit insandan
oluştuğunu göstermek! (O sırada Gillespienin karma
orkestrasında siyahlar ve beyazlar birlikte çalmaktadır ve bu o
tarihlerde Amerikanın ırkçı eyaletlerinde hala kabul edilemez bir
durumdur.)
Karmaşayı
gören Konsolos sabırsızca ve sinirli bir şekilde trompetçiye sorar:
Çalacak mısınız yoksa çalmayacak mısınız? Dizzynin cevabı
çok nettir: Hayır, der çalmayacağım. Demin bir
görevlinin, bizi yakından görüp müziğimizi dinlemek isteyen küçük
bir çocuğu parmaklığın öbür tarafına attığını gördüm. Halbuki bizim
yakınlaşmak istediğimiz kişiler, asıl bunlar...parmaklığın
ötesindekiler! Konsolosun pek çaresi kalmamıştır, güvenlik
görevlilerine: Bırakın, diye seslenir içeri
girsinler, isteyen gelsin, dinlesin! ve Dizzy müziğine kaldığı
yerden devam eder.
Başka müzik
türlerini icra edenler için belki cüretkar hatta pervasızca
nitelendirilebilecek bu davranış, eğer caz müzisyenlerinden geldiyse
aslında pek de şaşırtıcı bulunmaz. Çoğunlukla doğaçlama içerdiğinden
cazın doğasında risk vardır. Caz müziğinin kalbindeki bu özellik
-sahnede olsun veya olmasın- müzisyenin de bir parçası olur artık.
İşte tam da bu yüzden caz müzisyeni kendinden aşırı emin,
zaman zaman saygının sınırlarını yoklayacak kadar alaycı ve inandığı
hiç bir şeyden ödün vermeyecek kadar bağımsızdır.
Yaratıcılık
Caz
müzisyenleri orijinaldir, evet. Ama bu farklılık sadece duruşlarında
değildir elbette. Onları bunca özgün kılan önemli özelliklerden biri
de enstrümanlarının kapasitelerini sonuna kadar zorlamaları ve bu
sayede yeni çalış stillerinin, hatta yepyeni enstrümanların ortaya
çıkmasına sebep olmalarıdır.
Burda da,
karavanında çıkan bir yangında sol elinin dördüncü ve beşinci
parmağını yitiren Roman gitarist Django Reinhardtın sanki böyle bir
sakatlığı hiç yaşamamışçasına, enstrümanını kimseyle
kıyaslanamayacak bir ustalık ve kıvraklıkla çalışından ve bunu
başarabilmek için kendi kendine özel bir çalış tekniği
geliştirdiğinden bahsedebilirim öncelikle. Sonra, Reinhardtın
1953te bu dünyadan göçtüğünde, ardında hep bir Django olabilmeyi
hayal ve hedef edinen bir dolu genç gitaristi bıraktığını
ekleyebilirim. Başka bir örnek için caz tarihinin başlarına
dönebilir ve Louis Armstrongdan söz edebilirim: 1930larda Boston
Senfoni Orkestrasının önemli trompetçilerinin, Armstrongun verdiği
konseri dinledikten sonra soyunma odasına gidip, bir pasajı yeniden
çalmasını rica ettiklerini, Armstrongun istenileni yaptıktan
sonra, doğaçlama olarak o pasajın çeşitlemelerini çalarak hepsini
büyülediğini ve soyunma odasını terkederlerken aralarından birinin
itirafını anlatabilirim: Parmaklarına dikkat ettim, yine de
nasıl bu şekilde çalabildiğini anlayamadım. Anlayamadığım başka bir
şey ise tek başına çalan bir adamın nasıl arkasında adeta koca bir
orkestra varmışçasına ses çıkarabildiği. Hayatımda böyle bir
müzisyen dinlemedim. Halbuki ben onun sadece bir colored
entertainer (=zenci bir şovmen) olduğunu zannediyordum.
Armstrong
gibi eski cazcılar, cazın popüler olduğu 1920, 30 hatta 40 larda,
içlerinde her çeşit insanın bulunduğu, şimdiki pop
konserlerindekilere benzer, oldukça kalabalık toplulukların önünde
çalıyor ve ırkçı baskıların da kendini hissettirdiği bu ortamlarda
zaman zaman şovmen şapkalarını giyerek herkesin nabzına göre
şerbet vermek zorunda olduklarını düşünüyorlardı..
Özgürlüğün ifadesi
Ama sonra
caz, dans müziği konumundan ciddi müzik konumuna geçince, hayran
kitlesi daralmaya, daha küçük gruplara hitap etmeye başladı. Çalınan
müzik de, giderek müzisyenlerin yaşadıklarının bir aynası olmaya,
çevrelerinde olan biteni, etkilendikleri olayları, fikirlerini,
hislerini ilettikleri bir araç haline gelmeye başladı.
Max Roach
ve Julian Cannonball Adderley, Amerikada Yurttaşlık Hakları
Hareketine gönderme yapan eserler bestelerken, diasporadaki Güney
Afrikalı piyanist Abdullah İbrahim ise müziğiyle apartheidı
protesto ediyordu.
ABDnin
güneyinde siyahların linç edilmesini anlatan, Billie Holidayin
ünlendirdiği Strange Fruit isimli şarkı ise baskıcı hükümete karşı
başkaldırının sesi olmuştu. Öte yandan, Amerika daha bu konuda
bilinçlenmeye ve örgütlenmeye başlamadan çok önce, başta Black
Beauty (=Siyah Güzellik) ve Black, Brown & Beige (=Siyah,
Kahverengi ve Bej) isimli eserleriyle Duke Ellington hislerini
müziğine dökmüştü bile.
Caz
müzisyenleri sadece müzikleriyle değil, duruşlarıyla da ortalığı
karıştırmaya başlamışlardı: Konserlerinde beyaz izleyicilerin önünde
yaptığı şaklabanlıklardan dolayı hep suçlanmış olan, siyahların
sorunlarına duyarlı davranmadığı görüşüyle uzun yıllar ırkdaşları
tarafından Tom Amca lakabıyla aşağılanan Louis Armstrong bile eşit
ve adil yaşam uğruna pek çok şeyi kaybetmeyi göze alarak herkesi
şaşırtmıştı sonunda: Dışişleri Bakanlığı Sovyetler Birliğine iyi
niyet elçisi olarak göndermek üzere Louis Armstronga bir teklifte
bulunmuştu. Caz, Amerikan özgürlüğünün bir sembolüydü ve bunu da en
iyi ifade edecek müzisyen Louis Armstrongdan başkası olamazdı. Ama
talihsizlik bu ya, o sıralarda -1950ler- Arkansas Valisi, Little
Rocktaki okullarda karma eğitime geçilmesini (siyah ve beyaz
öğrencilerin beraber eğitim görmesi) emreden Anayasa Mahkemesine
kulak asmayınca, ülkenin her yerindeki siyahlar bu haksızlığa karşı
ayaklandı. Zamanın ABD Başkanı Eisenhower ise olaya karışmayıp
nerdeyse görmezlikten gelince, Armstrong da İnsanlarıma böyle
davranan hükümetin canı cehenneme diyerek Sovyetler Birliğine
gidecek ilk Amerikalı müzisyen olma fırsatını gözünü kırpmadan geri
çevirdi. İstese de istemese de geri çevirdiği bununla kalmayacaktı.
Bu olayın hemen ardından trompetçinin turneleri, konserleri ardı
ardına iptal edilmeye başlandı.
Kişisel
bir müzik
Başka bir
gözlükle bakıldığında ise, caz belki de hiç bir
müzikte görülmediği kadar kişisel bir yolculuktur. Müzisyenin ne
yaşadığı ve onu nasıl yaşadığı her gece çalışına yansır ve
repertuarını oluşturur. Uzun süren bir uyuşturucu bağımlılığından ve
bu yüzden Miles Davisin kendisini grubundan kovmasından sonra ciddi
bir dönüşüm geçiren ve Tanrı bana ruhi bir uyanış bağışladı.
Sayesinde daha zengin, daha dolu ve üretken bir hayat yaşamaya
başladım diyen John Coltranein bu dönemde çıkardığı en
muhteşem yapıtlarından biri kuşkusuz ki "A Love Supreme"dir. (=Yüce
Aşk) (...) müziğimle başkalarını mutlu etme ayrıcalığını ve
gücünü bana vermesi için Tanrıya yakardım. Bana bunu bağışladı. Ona
şükrediyorum...
Amerikalı
yazar Nat Hentoffun bir makalesinde de dediği gibi, caz bir bakıma,
süregelen bir otobiyografi veya birbirleriyle kesişen -kendisininki
ve birlikte çaldığı müzisyenlerin- otobiyografilerdir.
Ülke
aşırı bir müzik
Avrupada
caz 1918 Şubatında James Reese Europeun Hellfighters ismini
taşıyan, 369. Piyade Alayının Ragtime grubuyla yirmibeş Fransız
şehrini ziyaret edip konserler vermesiyle ilk tohumlarını attı ve
ondan sonra hemen her ülkede kendi şeklini ve yolunu buldu. İşin
ilginç yanı, caz yasak edildiği bazı ülkelerde sıkı önlemlere, katı
yaptırımlara rağmen yaşadı ve yaşattı. Caz yazarı Mike Zwerinin
Swing Under the Nazis isimli kitabında anlattığı, İkinci Dünya
Savaşı sırasında Belçikalı bir caz davulcusunun başına gelenler son
derece ilginçtir: 1941 sonbaharında Nicolas Dor, Liegede bir barda
saksofoncu Lester Youngın bir plağını dinlemektedir. Barın sahibi
yanına gelir ve iki Alman subayının kendisiyle tanışmak istediğini
söyler ve rica eder: Lütfen kabul et, problem çıksın
istemiyorum! Çaresiz kabul eder davulcu. Dorun liderliğini
yaptığı bir caz grubu vardır, sık sık konserler vermekte ve radyo
programlarına çıkmaktadır, kısacası Belçikada tanınan bir cazcıdır.
Biz ikimiz de trompet çalıyoruz. Sizde Jimmie Lunceford plakları
olduğunu duyduk. Bir ara dinlemek isterdik. Dor isteksiz bir
şekilde ev adresini verir, Almanlar kendisiyle konuşurken her ne
kadar sempatik görünmeye çalışmışlarsa da, sonunda Nazi subaylarıdır
ve istekleri emirdir. Üç gün sonra bir gece ailesiyle yemek yerken
kapı çalınır. Kapıya bakan annesi korkuyla seslenir oğluna Eyvah,
Naziler!. Korkma, onlar benim arkadaşlarım diye sakinleştirmeye
çalışır Nicolas, annesinin gözünde hain damgasını yeme riskini göze
alarak. Almanlarla birlikte o gece saatlerce caz dinler Belçikalı
davulcu. Gece yarısı, Naziler nihayet giderken, içlerinden biri
annesine bir not verir: Eğer Nicolas bir gün Almanyaya zorla
gönderilmek istenirse beni bu telefondan arayın . Bu olayın
üzerinden iki ay geçer. Nicolasa, sağlık muayenesinden geçmesi için
en yakın Gestapo merkezine uğraması emredilmiştir. Belli ki zoraki
Almanya bileti gözükmüştür ufukta. Nicolasın aklına hemen cazsever
Alman subayını aramak gelir. Subay gelir, emri okur ve der ki Git
ama, bu emrin sana yanlışlıkla ikinci kez yollandığını söyle
Dor subayın dediğini yapar. Merkezdekiler dosyaları karıştırırlar,
hakikaten bir yanlışlık yapılıp yapılmadığını araştırmaktadırlar.
Sonunda subaylardan biri dosyada Dor hakkında resmi bir muafiyet
raporu bulur. Şaşırır, bu raporu ilk kez görmektedir. Zaten daha
evvel görmüş olması da imkansızdır, çünkü o rapor dosyaya bir gece
evvel trompetçi bir Alman subayı tarafından gizlice konulmuştur!
Alman görevli, Dora evine dönebileceğini söyler. Kırk yıl sonra
Dor, kitabın yazarıyla yaptığı söyleşide: Ya işte böyle der,
caz benim hayatımı kurtardı.
Sovyetler
Birliği ve yörüngesindeki devletlerde de yasak edilmesine rağmen
cazın özgürce gün ışığına çıkana kadar, samizdatlarda ve yeraltı
organizasyonlarında, yaşatıldığı bilinmektedir.
Zaman
aşırı bir müzik
Yıllar
geçer ama eski caz kayıtları hala aynı heyecanla dinlenir, hem
cazseverler hem de müzisyenler tarafından. Örneğin kaydedilişinin
üzerinden 50ye yakın sene geçmiş olsa bile Miles Davisin Kind of
Blue albümü bir klasiktir. Bu ve bunun gibi eski albümler genç
müzisyenler tarafından adeta bir kutsal kitap gibi incelenir. Bu
sadece soloları deşifre etmek veya belli bir stili anlamak adına da
değildir. Özgün cümlelerin süslediği yaratıcı sololarla belki de
bir gün bu eserlere kendi kimliğini katabilmektir onların yegane
umutları ve hayalleri.
Doğaçlama: özgürlük ve güven
Aslında
güven olmasa kendine ve karşılıklı- hiç kuşkusuz caz da olmaz. Bu
duygunun belki de en yoğun yaşandığı ortamlardan biridir caz ortamı.
Bir caz kulübünü düşünün, sahnede sıkı bir grup çalıyor. Sololar bir
müzisyenden diğerine geçiyor, ne süre belli, ne de kurulacak
cümleler. Sigara dumanının yanısıra havada bir de belki akor
bulutları var, zaman zaman dağılan, hatta belirsizleşebilen.
Müzisyenlerin her biri kendi solosuyla yarattığı eseri bir müddet
sonra bir diğerine teslim ediyor. O da geliştirip bir sonrakine.
Herkes olabildiğince özgür. Ama özgürlük belli ki güven duygusuyla
beraber yaşam buluyor.
Caz
hakkında aklıma gelenler bu yazdıklarımla sınırlı değil elbette.
Yazımı New York Timesın eleştirmenlerinden Whitney Balliettın
kaleminden çıkan, son zamanlarda duyduğum en kapsamlı tanımlardan
biriyle bitirmek istiyorum: Caz sürprizin sesidir!
Anasayfa
|