ana yazılar

Ana Yazılar
 

Albüm/Kitap Önerileri


Röportajlar


 


Jazz




 

Caz deyince...

Bağımsız ruhlar
Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Amerikan kültürünü yaygınlaştırma projesi çerçevesinde ünlü be-bop trompetçisi Dizzy Gillespie’yi dünya turnesine gönderir. Dizzy’nin yolu, dolaşa dolaşa bizim buralara düşer ve Amerikan Konsolosu’nun vereceği bir “garden parti”de çalması için Ankara’ya davet edilir. Partinin doruk noktası, trompetçinin önderliğinde yapılan bir “jam session” dır. Hemen arkasından verilen mola esnasında hayranlarına imza dağıtırken, Dizzy’nin gözü bir ara konsolosluğun bahçesini çeviren parmaklıklara, daha doğrusu aralarına sıkışmış küçük suratlara takılır. Bunlar, bu ilginç müziği dinleyebilmek için bahçeye girmeye can atan sokak çocuklarıdır. Hatta aralarından biri çoktan çite tırmanmış, içeri atlamak üzeredir. Ama bir güvenlik görevlisi kaba kuvvetle ona engel olur. Dizzy ne olup bittiğini, görevlinin çocuğa niye böyle davrandığını sorar. Aldığı cevap, bu partinin şehrin ileri gelenleri ve seçkin Amerikalı konuklar için verildiğidir.

 

“Seçkin insanlar mı?” diye şaşırır, “Biz seçkinler için burda bulunmuyoruz. Tek amacımız Amerikan halkının her çeşit insandan oluştuğunu göstermek!” (O sırada Gillespie’nin karma orkestrasında siyahlar ve beyazlar birlikte çalmaktadır ve bu o tarihlerde Amerika’nın ırkçı eyaletlerinde hala kabul edilemez bir durumdur.)

Karmaşayı gören Konsolos sabırsızca ve sinirli bir şekilde trompetçiye sorar: “Çalacak mısınız yoksa çalmayacak mısınız?”  Dizzy’nin cevabı çok nettir: “Hayır”, der “çalmayacağım. Demin bir görevlinin, bizi yakından görüp müziğimizi dinlemek isteyen küçük bir çocuğu parmaklığın öbür tarafına attığını gördüm. Halbuki bizim yakınlaşmak istediğimiz kişiler, asıl bunlar...parmaklığın ötesindekiler!”  Konsolosun pek çaresi kalmamıştır, güvenlik görevlilerine: ”Bırakın”, diye seslenir “içeri girsinler, isteyen gelsin, dinlesin!”  ve Dizzy müziğine kaldığı yerden devam eder.

Başka müzik türlerini icra edenler için belki cüretkar hatta pervasızca nitelendirilebilecek bu davranış, eğer caz müzisyenlerinden geldiyse aslında pek de şaşırtıcı bulunmaz. Çoğunlukla doğaçlama içerdiğinden cazın doğasında risk vardır. Caz müziğinin kalbindeki bu özellik -sahnede olsun veya olmasın- müzisyenin de bir parçası olur artık. İşte tam da bu yüzden caz müzisyeni kendinden aşırı emin, zaman zaman saygının sınırlarını yoklayacak kadar alaycı ve inandığı hiç bir şeyden ödün vermeyecek kadar bağımsızdır.

 

Yaratıcılık

Caz müzisyenleri orijinaldir, evet. Ama bu farklılık sadece duruşlarında değildir elbette. Onları bunca özgün kılan önemli özelliklerden biri de enstrümanlarının kapasitelerini sonuna kadar zorlamaları ve bu sayede yeni çalış stillerinin, hatta yepyeni enstrümanların ortaya çıkmasına sebep olmalarıdır.

Burda da, karavanında çıkan bir yangında sol elinin dördüncü ve beşinci parmağını yitiren Roman gitarist Django Reinhardt’ın sanki böyle bir sakatlığı hiç yaşamamışçasına, enstrümanını kimseyle kıyaslanamayacak bir ustalık ve kıvraklıkla çalışından ve bunu başarabilmek için kendi kendine özel bir çalış tekniği geliştirdiğinden bahsedebilirim öncelikle. Sonra, Reinhardt’ın 1953’te bu dünyadan  göçtüğünde, ardında hep bir “Django” olabilmeyi hayal ve hedef edinen bir dolu genç gitaristi bıraktığını ekleyebilirim. Başka bir örnek için caz tarihinin başlarına dönebilir ve  Louis Armstrong’dan söz edebilirim: 1930’larda Boston Senfoni Orkestrası’nın önemli trompetçilerinin, Armstrong’un verdiği konseri dinledikten sonra soyunma odasına gidip, bir pasajı yeniden çalmasını rica ettiklerini,  Armstrong’un istenileni yaptıktan sonra,  doğaçlama olarak o pasajın çeşitlemelerini çalarak hepsini büyülediğini ve soyunma odasını terkederlerken aralarından birinin itirafını anlatabilirim: “Parmaklarına dikkat ettim, yine de nasıl bu şekilde çalabildiğini anlayamadım. Anlayamadığım başka bir şey ise tek başına çalan bir adamın nasıl arkasında adeta koca bir orkestra varmışçasına ses çıkarabildiği. Hayatımda böyle bir müzisyen dinlemedim. Halbuki ben onun sadece bir “colored entertainer” (=zenci bir şovmen) olduğunu zannediyordum.”

Armstrong gibi eski cazcılar, cazın popüler olduğu 1920, 30 hatta 40 larda, içlerinde her çeşit insanın bulunduğu, şimdiki pop konserlerindekilere benzer, oldukça kalabalık toplulukların önünde çalıyor ve ırkçı baskıların da kendini hissettirdiği bu ortamlarda zaman zaman “şovmen” şapkalarını giyerek herkesin nabzına göre şerbet vermek zorunda olduklarını düşünüyorlardı..

Özgürlüğün ifadesi

Ama sonra caz, “dans müziği” konumundan “ciddi müzik” konumuna geçince, hayran kitlesi daralmaya, daha küçük gruplara hitap etmeye başladı. Çalınan müzik de, giderek müzisyenlerin yaşadıklarının bir aynası olmaya, çevrelerinde olan biteni, etkilendikleri olayları, fikirlerini, hislerini ilettikleri bir araç haline gelmeye başladı.

Max Roach ve Julian “Cannonball” Adderley,  Amerika’da Yurttaşlık Hakları Hareketine gönderme yapan eserler bestelerken, diasporadaki Güney Afrikalı piyanist Abdullah İbrahim ise müziğiyle “apartheid”ı protesto ediyordu.

ABD’nin güneyinde siyahların linç edilmesini anlatan, Billie Holiday’in ünlendirdiği “Strange Fruit” isimli şarkı ise baskıcı hükümete karşı başkaldırının sesi olmuştu. Öte yandan, Amerika daha bu konuda bilinçlenmeye ve örgütlenmeye başlamadan çok önce, başta “Black Beauty” (=Siyah Güzellik) ve “Black, Brown & Beige”  (=Siyah, Kahverengi ve Bej) isimli eserleriyle Duke Ellington hislerini müziğine dökmüştü bile.

Caz müzisyenleri sadece müzikleriyle değil, duruşlarıyla da ortalığı karıştırmaya başlamışlardı: Konserlerinde beyaz izleyicilerin önünde yaptığı şaklabanlıklardan dolayı hep suçlanmış olan, siyahların sorunlarına duyarlı davranmadığı görüşüyle uzun yıllar ırkdaşları tarafından “Tom Amca” lakabıyla aşağılanan Louis Armstrong bile eşit ve adil yaşam uğruna pek çok şeyi kaybetmeyi göze alarak herkesi şaşırtmıştı sonunda: Dışişleri Bakanlığı Sovyetler Birliği’ne iyi niyet elçisi olarak göndermek üzere Louis Armstrong’a bir teklifte bulunmuştu. Caz, Amerikan özgürlüğünün bir sembolüydü ve bunu da en iyi ifade edecek müzisyen Louis Armstrong’dan başkası olamazdı. Ama talihsizlik bu ya, o sıralarda -1950’ler- Arkansas Valisi, Little Rock’taki okullarda karma eğitime geçilmesini (siyah ve beyaz öğrencilerin beraber eğitim görmesi) emreden Anayasa Mahkemesi’ne kulak asmayınca, ülkenin her yerindeki siyahlar bu haksızlığa karşı ayaklandı. Zamanın ABD Başkanı Eisenhower ise olaya karışmayıp nerdeyse görmezlikten gelince, Armstrong da “İnsanlarıma böyle davranan hükümetin canı cehenneme” diyerek  Sovyetler Birliği’ne gidecek ilk Amerikalı müzisyen olma fırsatını gözünü kırpmadan geri çevirdi. İstese de istemese de geri çevirdiği bununla kalmayacaktı. Bu olayın hemen ardından trompetçinin turneleri, konserleri ardı ardına iptal edilmeye başlandı.

 

Kişisel bir müzik

Başka bir gözlükle bakıldığında ise, caz belki de hiç bir müzikte görülmediği kadar kişisel bir yolculuktur. Müzisyenin ne yaşadığı ve onu nasıl yaşadığı her gece çalışına yansır ve repertuarını oluşturur. Uzun süren bir uyuşturucu bağımlılığından ve bu yüzden Miles Davis’in kendisini grubundan kovmasından sonra ciddi bir dönüşüm geçiren ve “Tanrı bana ruhi bir uyanış bağışladı. Sayesinde  daha zengin, daha dolu ve üretken bir hayat yaşamaya başladım” diyen John Coltrane’in bu dönemde çıkardığı en muhteşem yapıtlarından biri kuşkusuz ki "A Love Supreme"dir. (=Yüce Aşk) “(...) müziğimle başkalarını mutlu etme ayrıcalığını ve gücünü bana vermesi için Tanrı’ya yakardım. Bana bunu bağışladı. Ona şükrediyorum...”

Amerikalı yazar Nat Hentoff’un bir makalesinde de dediği gibi, caz bir bakıma, süregelen bir otobiyografi veya birbirleriyle kesişen -kendisininki ve birlikte çaldığı müzisyenlerin- otobiyografilerdir.

 

Ülke aşırı bir müzik

Avrupa’da caz 1918 Şubat’ında James Reese Europe’un  “Hellfighters” ismini taşıyan, 369. Piyade Alayı’nın Ragtime grubuyla yirmibeş Fransız şehrini ziyaret edip konserler vermesiyle ilk tohumlarını attı ve ondan sonra hemen her ülkede kendi şeklini ve yolunu buldu. İşin ilginç yanı, caz yasak edildiği bazı ülkelerde sıkı önlemlere, katı yaptırımlara rağmen yaşadı ve yaşattı. Caz yazarı Mike Zwerin’in “Swing Under the Nazis” isimli kitabında anlattığı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Belçikalı bir caz davulcusunun başına gelenler son derece ilginçtir: 1941 sonbaharında Nicolas Dor, Liege’de bir barda saksofoncu Lester Young’ın bir plağını dinlemektedir. Barın sahibi yanına gelir ve iki Alman subayının kendisiyle tanışmak istediğini söyler ve rica eder: “Lütfen kabul et, problem çıksın istemiyorum!” Çaresiz kabul eder davulcu. Dor’un liderliğini yaptığı bir caz grubu vardır, sık sık konserler vermekte ve radyo programlarına çıkmaktadır, kısacası Belçika’da tanınan bir cazcıdır. “Biz ikimiz de trompet çalıyoruz. Sizde Jimmie Lunceford plakları olduğunu duyduk. Bir ara dinlemek isterdik.”  Dor isteksiz bir şekilde ev adresini verir, Almanlar kendisiyle konuşurken her ne kadar sempatik görünmeye çalışmışlarsa da, sonunda Nazi subaylarıdır ve istekleri emirdir. Üç gün sonra bir gece ailesiyle yemek yerken kapı çalınır. Kapıya bakan annesi korkuyla  seslenir oğluna “Eyvah, Naziler!”. “Korkma, onlar benim arkadaşlarım” diye sakinleştirmeye çalışır Nicolas, annesinin gözünde hain damgasını yeme riskini göze alarak. Almanlarla birlikte o gece saatlerce caz dinler Belçikalı davulcu. Gece yarısı, Naziler nihayet giderken, içlerinden biri annesine bir not verir: “Eğer Nicolas bir gün Almanya’ya zorla gönderilmek istenirse beni bu telefondan arayın” . Bu olayın üzerinden iki ay geçer. Nicolas’a, sağlık muayenesinden geçmesi için en yakın Gestapo merkezine uğraması emredilmiştir. Belli ki zoraki Almanya bileti gözükmüştür ufukta. Nicolas’ın aklına hemen cazsever Alman subayını aramak gelir. Subay gelir, emri okur ve der ki “Git ama, bu emrin sana yanlışlıkla ikinci kez yollandığını söyle”  Dor subayın dediğini yapar. Merkezdekiler dosyaları karıştırırlar, hakikaten bir yanlışlık yapılıp yapılmadığını araştırmaktadırlar. Sonunda subaylardan biri dosyada Dor hakkında resmi bir muafiyet raporu bulur. Şaşırır, bu raporu ilk kez görmektedir. Zaten daha evvel görmüş olması da imkansızdır, çünkü o rapor dosyaya bir gece evvel trompetçi bir Alman subayı tarafından gizlice konulmuştur!  Alman görevli, Dor’a evine dönebileceğini söyler. Kırk yıl sonra Dor, kitabın yazarıyla yaptığı söyleşide: “Ya işte böyle” der, “caz benim hayatımı kurtardı.”

Sovyetler Birliği ve yörüngesindeki devletlerde de yasak edilmesine rağmen cazın özgürce gün ışığına çıkana kadar, samizdatlarda ve yeraltı organizasyonlarında, yaşatıldığı bilinmektedir.

Zaman aşırı bir müzik

Yıllar geçer ama eski caz kayıtları hala aynı heyecanla dinlenir, hem cazseverler hem de müzisyenler tarafından. Örneğin kaydedilişinin üzerinden 50’ye yakın sene geçmiş olsa bile Miles Davis’in “Kind of Blue” albümü bir klasiktir. Bu ve bunun gibi eski albümler genç müzisyenler tarafından adeta bir kutsal kitap gibi incelenir. Bu sadece soloları deşifre etmek veya belli bir stili anlamak adına da değildir. Özgün cümlelerin süslediği  yaratıcı sololarla belki de bir gün bu eserlere kendi kimliğini katabilmektir onların yegane umutları ve hayalleri.

Doğaçlama: özgürlük ve güven

Aslında güven olmasa –kendine ve karşılıklı- hiç kuşkusuz caz da olmaz. Bu duygunun belki de en yoğun yaşandığı ortamlardan biridir caz ortamı. Bir caz kulübünü düşünün, sahnede sıkı bir grup çalıyor. Sololar bir müzisyenden diğerine geçiyor, ne süre belli, ne de kurulacak cümleler. Sigara dumanının yanısıra havada bir de belki akor bulutları var, zaman zaman dağılan, hatta belirsizleşebilen. Müzisyenlerin her biri kendi solosuyla yarattığı “eseri” bir müddet sonra bir diğerine “teslim ediyor”. O da geliştirip bir sonrakine. Herkes olabildiğince özgür. Ama özgürlük belli ki güven duygusuyla beraber yaşam buluyor.

Caz hakkında aklıma gelenler bu yazdıklarımla sınırlı değil elbette. Yazımı New York Times’ın eleştirmenlerinden Whitney Balliett’ın kaleminden çıkan, son zamanlarda duyduğum en kapsamlı tanımlardan biriyle bitirmek istiyorum: “Caz sürprizin sesidir!” 

 



Anasayfa