|
Festivalle
birlikte gelen hoşluklar çok çeşitlidir. Ne kadar fanatik bir
cazsever olsam da, festival benim için sadece müzik değildir.
Nispeten erken saatlerdeki konserlerin mekanı Cemal Reşit Reye
gitmeden önce, dostlarla bu mekanın hemen yanı başındaki Borsa
Lokantasına uğramak, orayı evimmiş gibi hissettiren personelle
laflamak, meftunu olduğum ve bu nedenle değiştirmeye yıllardır
kıyamadığım aynı menü tercihlerini yapmak, Babylon konserlerinden
önce Asmalımescitteki Refike uğramak festival günlerinin
vazgeçilmez ritüelidir. Onlarsız festivalin tadı tuzu olmaz.
Malum, caz
festivali deyince biz İstanbulluların iki demirbaşı vardır: İstanbul
Caz Festivali ve Akbankın düzenlediği festival. Cumhuriyet'in 50.
yılının kutlandığı 1973 yılında başlayan İstanbul Festivalinin
bünyesinde önceleri bir kaç konserlik bir alt etkinlik olarak yer
alan, ama zaman içinde gördüğü ilgi üzerine sayısı artan
konserleriyle kabına sığamayıp, kendi festivalini yaratma başarısını
gösteren İstanbul Caz Festivali, her ne kadar 10 yaşında dense de,
aslında 30 küsur yılın olgunluğunu taşımaktadır.
Önümüzdeki
yıl 15.yıldönümünü kutlayacak olmanın coşkusu ve heyecanı içinde
olan Akbank Caz Festivali ise onun çocuğu yaşındadır. Yaş farkını
bir yana bıraksak bile, bu sefer de programı açısından, ele avuca
sığmayan, sürprizlerle dolu haşarı bir çocuk görünümündedir bu
festival. İstanbul Festivali, seneler boyu daha çok mainstream (ana
akım) cazın temsilcilerini ve Miles Davis, Keith Jarrett gibi
efsanevi isimleri İstanbula taşırken, Akbank Caz, cazın deneysel
uçlarında dolaşan müzisyenlere ve genç isimlere ağırlık vererek,
daha avangard bir duruşu tercih etmiştir. Bu da, İstanbullu
müzikseverlerin caz müziğini daha geniş bir yelpazeden takip etme
şansını yakalamaları açısından çok yerinde bir karar olmuştur. Bu
kararın cesur mimarları ise festivalin organizatörü Pozitif ve bu
projede onları herhangi bir aracı kurum gibi değil, bizzat iş
ortakları gibi gören Akbank grubudur.
Özelikle
festivalin ilk başladığı yıllarda, değil herhangi bir müzikseverin,
bir cazseverin bile takip etmekte zorlanabileceği marjinallikteki
konserlerde duyduğu müziği kendisine yabancı ve ulaşılmaz, belki
kakofonik bulan sıralarca izleyicilerin Cemal Reşit Rey Konser
Salonunu nasıl müziğin tam da ortasında, müzisyenlerin tam da
önlerinden resmi geçit yapar gibi terkettiklerini çok iyi
hatırlarım. Her seferinde, o boşalan salonda geriye kalan sayılı
kişilerden biri olarak müzisyenlere karşı duyduğum mahçubiyet ve
çocukluk arkadaşlarım olan Pozitifçiler için hissettiğim üzüntü hala
aklımdan çıkmaz. Başlarda hep merak ettiğimi de hatırlıyorum; bir
sonraki yıl onları daha mainstream, daha az riskli bir program
yapmaktan alıkoyan nedir diye? Ama sonraki yıllarda anladım ki, bu
gibi avangard konserlerde kuru kalabalık salonu terkettikten sonra
konseri büyük bir hayranlık ve ilgiyle izlemeye devam eden bir avuç
müzikseverdi onları yollarından saptırmayan... Konser bittiğinde o
müzisyenlere, zerafetten nasibini almayanlar grubu adına adeta özür
dilermişçesine sahip çıkan bu gerçek müzikseverlerin coşkusu,
samimiyeti ve onlara bu deneyimin bir parçası olma fırsatını
verdikleri için gözlerinde okunan minnet duygusuydu bence onları pes
ettirmeyen. Pozitif 14 sene boyunca inandığı yoldan, sevdiği müziği
İstanbula taşımaktan vazgeçmedi. Ama hakkını vermek lazım ki 60
küsur yaşındaki bir kurum da, yaşına başına bakmadan, bana yakışır
mı demeden, ne derler diye düşünmeden 30 yaşlarında üç gencin
heyecanına, projesine kendini kaptırdı. Kaptırmakla kalmadı,
sanatsal özgürlük alanlarına hiç müdahale etmedi ve ticari
kaygıların, çizdikleri yolda ilerlemelerine engel olmasına izin
vermedi ve bu sayede Akbank Caz veya benim tercih ettiğim ismiyle
Akcaz çizgisini hep korudu ve her sene 15 günlük caz sınavından
yüzünün akıyla çıktı!
Festivalin
kayda değer bir yanı da, özellikle son senelerde programında genç
Türk cazcılarına ayırdığı yer, verdiği önem. Eskiden,
performanslarını sergileyecek bir mekan bulmakta zorlanan genç
cazcılar, her ne kadar hayatlarında elde edemedikleri fırsatları 3
yıl önce İstanbulun caz yaşamına bir yıldız gibi doğan Nardis Caz
Klübünde artık rahatlıkla buluyorlarsa da, müzisyenler için
festivallerde konser vermenin yeri her zaman çok başkadır.
Ancak, bu
noktada son yıllarda aklıma takılan bir soruyu da göz ardı etmek
istemiyorum: Festival etkinliklerinden bazılarını 7. senesinde
Ankaraya, bir sonraki sene Adanaya ve 2000 yılında da İzmire
taşıyarak Anadoludaki cazseverlere çok büyük bir hizmet götürmüş
olan Akbank Cazın niye önce Adana, arkasından İzmir ve nihayetinde
bu senede Ankaradan çekildiğini merak ediyorum. Merak ettiğim o
şehirlerde karşılaştığı zorluklar değil katiyen. Bunları bilmesem de
tahmin etmekte zorlanmıyorum. Ama ne güçlüklerle karşılaşırsa
karşılaşsın, festival çizgisi açısından gösterdikleri takdire şayan
kararlılığı ve fedakarlığı, yetkililer acaba bu etkinliğin
Anadoluya uzanması açısından niçin gösteremiyorlar? Böyle bir şeye
onlardan başka kim kalkışabilir, baş koyabilir ki?
İtiraf
etmem lazım, bu yazının amacı -editörümün isteği üzerine- geçtiğimiz
Ekim ayı 14cüsü yapılan Akbank Caz Festivalini değerlendirmekti.
Yazmaya başlayınca hedef biraz şaştı. Hakkında daha evvel bir şey
yazma fırsatım olmayan bir festivali, salt 14.yılındaki programıyla
ele almak bana biraz yüzeysel geldi. Gerilere gidip, anıları
tazelemeye kalkınca da baktım yazı başını almış gitmiş, bir nevi
kendini yazdırmış!
14.festival, 6 Ekimde vokal grubu The New York Voices ile
resmen açılmış oldu. Benim açımdan ise asıl açılış,11 Ekimde
Babylonda önce Misha Mengelberg, hemen arkasından da Han
Bennink-Benjamin Herman-Ernst Glerum Trio konserleriydi. Genelde
festivallerin açılış ve hatta biraz da kapanış konserleri daha bir
genel beğeniye açık, müzikle çok yakın ilgisi olmayan davetlilerin
de yabancılık hissetmeyeceği popüler konserler olur. Davulcu Han
Bennink dışında fazla tanımadığım bu üçlü hem müzikleri hem de sahne
performansları açısından beklentilerimi çok geride bıraktı. Konser
sonrasında alto saksofoncu Benjamin Hermanın kolaylıkla bulunmayan
albümlerini nereden elde edebilirim telaşına düşmüştüm bile!
13
Ekimdeki Kübalı piyanist Gonzalo Rubalcaba konseri ise
festivalin ilk ağır topuydu. Gece, daha sonra, Cemal Reşit Rey ve
Babylonda verilen iki konserle devam etti. Ben tercihimi,
Babylonda, canlı performansını bir daha görüp göremeyeceğimi
bilemediğim 81 yaşındaki, şiirsel tınısıyla bilinen alto saksofoncu
Charlie Marianodan yana kullandım. O esnada Cemal Reşit
Reyde de son yılların gözde gitaristi Nguyen Lenin, Jimi
Hendrixe bir saygı duruşu niteliğindeki konseri devam ediyordu.
Festivalin
heyecanla beklediğim bir diğer konseri ise Miroslav Vitous
Quartet idi. Geçen senenin sonunda John McLaughlin, Chick
Corea ve Jack DeJohnette gibi göz kamaştıran bir kadroyla
çıkarmış olduğu Universal Syncopations isimli son albümü,
bizi çok iyi bir konserin beklediğinin habercisiydi. Arjantinli
bandoneon ustası Dino Saluzzi ise artık aşina olduğu
İstanbula bu defa oğlu ve yeğeniyle gelmişti ve incelikli müziğiyle
yine dinleyenlerini mest etti. Kapanış konseri, artık aramızda
bulunmayan, unutulmaz basçı ve besteci Charles Mingusun
karısı Sue Mingusın kurduğu ve 10 küsur yıldan beri sanat
yönetmenliğini yaptığı The Mingus Big Band konseriydi ve
biletler satışa çıktığı gün tükenmişti. Daha evvel de izlediğim ve
beğendiğim bir grup olmasına rağmen, yine de bu konserin, diğer
konserlere kıyasla, İstanbullu cazseverlerin nezdindeki bu ezici
itibarını ve bilet satma başarısını anlamam mümkün olmadı. Ama
kapanış konseri için görkemli bir seçimdi.
Bu sene
festivalde bir de efsanevi bir isim vardı. Tam da bu nedenden McCoy
Tyner konseri beni hiç heyecanlandırmıyordu. Geçmişte efsanevi
cazcılar çalıyor diye bir heves koştuğumuz konserlerin bizi ne
denli hayal kırıklığına uğrattığını unutmamıştım çünkü. Çok geriye
gitmeye de gerek yok, daha bir evvelki festivalde caz orgu denince
akla gelen en büyük isim Jimmy Smithin, yerinden kıpırdamadan,
olabilecek en ruhsuz şekilde çalışının bir çok kişide Bu
gerçekten Jimmy Smith mi?, Acaba hakikaten çalıyor mu,
yoksa çalar gibi mi yapıyor? şüpheleri uyandırmış olduğunu
unutmadı kimse. Sanırım efsane olarak nitelenen bir çok müzisyen
zaten bir bakıma bu sıfatın gerektirdiği yılları devirmiş olmanın
sonucu epeyce yaşlı olduğundan, canlı performans açısından çaptan
düşmüş oluyor bir kere. Buna bir de büyük isim olmanın getirdiği
aşırı güven de eklenince ortada heyecan ve şevk namına pek de bir
şey kalmamış oluyor. İşte böyle düşüncelerle ve nerdeyse beklentisiz
olarak gittiğim konser bittiğinde, kendimi gözleri yaşlı, yerime
mıhlanmış olarak buldum. Daha evvel bildirilenin aksine piyaniste
Çek bas ustası George Mraz eşlik ediyordu. Davulda ise o güne kadar
dinlememiş olduğum müthiş bir davulcu vardı: Eric Kamau Gravatt.
Tynerı ilk kez canlı olarak dinliyordum. Yıllar evvel, bir başka
caz efsanesi John Coltrane Quartetin piyanisti olarak tanımıştık
onu. Yıllar boyu modern cazın en çok taklit edilmeye çalışılan
isimlerinden biri olmuştu, çok iyi bir besteci ve üretken bir
müzisyendi. Bunları biliyorduk elbette. Ama sahnede seyircilerle hiç
bir iletişim kurmaya çalışmadan, hatta tek bir laf bile etmeden,
herkesi bu kadar avucuna alan, büyüleyen, çok az konserde
bulunmuşumdur herhalde. Aslında groove nedir, niye bu kadar
önemlidir?... bir lider, diğer müzisyenlere solo fikirleri için
apayrı renklerde kaç teklif götürebilir?... parçalar ardı ardına
nasıl bu kadar etkileşimli, bu kadar ruh dolu çalınabilir?...
Gitmeseydim kesinlikle çok şey kaybetmiş olurdum. Ama kim, ne kadar
anlatsa da bu kadar da muhteşem bir deneyim olduğuna herhalde
inanmazdım. O geceki ikinci konsere tavsiye üzerine- gitmeyi
planlamış olmama rağmen, bu muhteşem konserin üzerine başka nota
koklamamak için doğruca eve gittim ve yatana dek McCoy Tyner
albümlerini dinledim.
İşte
Akcazın 14cüsü de böylece bitmiş oldu, 15.yıldönümü için
yöneticiler şimdiden kolları sıvadılar bile. Festival başladığından
bu yana geçen süre içinde büyük mesafe kaydetti, uluslararası alanda
tanınan, Downbeat, Jazztimes, Jazzwise gibi dünyanın en önemli caz
dergilerinin bahsettiği, istediği müzisyenleri getirmekte zorluk
çekmeyen saygın bir festival haline geldi. Eskiden sadece avangard
müzisyenlerden oluşan bir programla İstanbulluların karşısına çıkan
festival, son yıllarda McCoy Tyner, Jimmy Smith gibi efsanevi
müzisyenlere, Carla Bley, Dave Douglas gibi garanti isimlere de yer
veriyor. Bunlar, biz cazseverler için bulunmaz nimet elbette, ama
şunu da merak ediyorum doğrusu: Pozitifçiler bu festivali yapmaya
başladıklarında 30 yaşlarında hala taze sayılabilecek
girişimcilerdi. Müzik zevkleri, tercihleri, cesur kararları bir
bakıma yaşlarının bir göstergesiydi. Artık şimdilerde olgunluk
çağını yaşayan arkadaşlarım acaba bu genç ve deneysel çizgiyi hep
sürdürebilecekler mi? Yani akıl hakikaten yaşta değil başta mı?
Anasayfa
|