ana yazılar

Ana Yazılar
 

Albüm/Kitap Önerileri


Röportajlar


 





 

Apartheid ve Abdullah İbrahim

Fransızların “Marseillaise” inden, Kübalıların “Che Guevara”sına, Amerikalıların “We Shall Overcome”ına kadar, özlemlerini, hayallerini ifade etmek veya taraftarlarının morallerini yükseltmek için şarkıların yardımına başvurmayan bir devrim herhalde pek yoktur. Abdullah İbrahim’in “Mannenberg”i de Güney Afrika’da, ağır ırkçı yasalar altında ezilen siyahların çığlığı, direniş şarkısı haline gelmişti. Genellikle böylesine adeta milli marş popülerliğine erişen şarkıların sözleri de olur ve bu sözlerdir devrimcileri ve taraftarlarını ateşleyen, onlara manevi güç veren. Ama bu sefer durum farklıdır. Abdullah İbrahim bir caz piyanistidir ve parça tamamen enstrümantal bir parçadır. Basit fakat insanı mıknatıs gibi içine çeken melodisi, bulaşıcı ritmi veya Abdullah İbrahim’in deyişiyle “Capetown-Beat”iyle kitlelerin ruhunu yakalamıştır ya gerisi hikayedir!

 
Güney Afrika’da ezilen siyahi çoğunluk besbelli “Mannenberg”de kendi kederinin, haykırışının, duygularının, kısacası hayatının ritmini bulmuştur. Parça, özellikle hafızalardan kolay kolay silinmeyecek vahşet görüntüleriyle, Güney Afrika tarihinde yerini alan Soweto ayaklanması sonrasında siyahların adeta marşları haline gelmiştir. 16 Haziran 1976’da, ırkçı hükümetin, okullarda okutulan derslerin beyaz azınlığın konuştuğu Afrikaans dilinde öğretilmesi için çıkardığı yasayı protesto etmek amacıyla 30,000’den fazla öğrenci Soweto sokaklarına dökülmüştür. Polisin müdahalesiyle başlayan çatışma sonunda, resmi makamlar ölü öğrenci sayısını 23 olarak bildirirken, gerçek rakamın 200 olduğu herkesin dilindedir.

Aslında müzik Güney Afrikalı siyahların 40 yılı aşkın apartheid karşıtı direnişlerinde kimi zaman bir başkaldırı aracı, kimi zaman ise hayata ucundan tutunabildikleri bir dal olmuştur. Besbelli ki peşpeşe çıkardığı ağır, ırkçı yasalarla apartheid hükümeti siyahi çoğunluğun elinden hemen herşeyini çalmış ama müziklerini almayı becerememiştir. Çünkü onlar, en ağır yaşam koşulları altında bile bir şekilde müzikte mizahı ve yaratıcılığı yakalayabilmekte ve bu da onların ayakta kalabilmesini sağlamaktadır. 1950’lerin sonunda, Parlamento’nun, Güney Afrikalı siyahileri zorla evlerinden çıkararak, beyazlardan uzak yerlerde kurulan toplu yerleşim bölgelerine (=bantustan’lara) sürmeyi amaçlayan ve ırkçı ayrımcılığa adeta zirve yaptıran yeni yasasına karşı ayaklanan genç protestocuların, öldürülürken şarkı söylemekten bir an bile vazgeçmedikleri anlatılır. 1980’lerdeki protesto gösterilerinde ise gençlerin mırıldandıkları basit bir melodi eşliğinde yaptıkları ve “toyi toyi” denilen bir çeşit step dansın da ağır silahlarla donatılmış polisleri nasıl da korkuttuğu, bıyık altından gülerek anlatılanlar arasındadır. Abdullah İbrahim gibi ülkesini terkeden müzisyenlerden biri olan trompetçi Hugh Masekela’ya göre zaten bu uğurda mücadele eden Güney Afrikalı müzisyenler, savaşan değil, şarkı söyleyen bir ordu olarak tarihteki yerlerini alacaklardır.

Abdullah İbrahim tam 70 yıl önce Güney Afrika’nın başkenti Capetown’da müzikle içiçe bir ailenin en küçük ferdi olarak dünyaya gelir. Büyükannesi kilisede org çalan İbrahim’in annesi de aynı yerde koro şefidir. 7 yaşındayken piyano çalmaya başlayan İbrahim, Amerikalı deniz piyadelerinin Capetown limanına getirdikleri plakları alıp dinledikçe caz müziğinden etkilenmeye başlar. 15 yaşında profesyonel gruplarda çalmaya başlayan genç piyanist, 1959’da alto saksofoncu Kippi Moeketsi ve kendisi gibi sonradan dünya çapında ünlenen trompetçi ve flügelhorncu Hugh Masekela’nın da çaldığı “Jazz Epistles” grubuna katılır. Jazz Epistles sayesinde de tamamı Güney Afrikalı siyahlardan oluşan bir grup ilk kez bir caz albümü kaydedecektir.

Abdullah İbrahim’in küçük yaşlardan itibaren müziğe olan ilgisinde ve bu ilginin gelişmesinde, bağrında pek çok farklı kültürün müziğini barındıran Capetown limanının da oldukça etkisi olmalıdır. Afrika kabile müzikleri, Cape Malay şarkıları, ilahiler, karnaval ve sokak müzikleri, buraya yerleşen Çin, Hint ve Müslüman topluluklarının müziği, Shebeen (kaçak içki satılan meyhaneler) müziği, “marabi” ve “kwela” denen yerel dans müzikleri, İngiliz ve Amerikan pop müziği, r & b (rhythm and blues) ve cazın etkileşimli olarak birarada yaşadıkları bir limandır bu.

Müzik kültürü zengindir zengin olmasına ama, apartheid yüzünden bunları paylaşacak pek kimse yoktur ne yazık ki. O zamanlar Güney Afrika’nın ırkçı yasaları dinleyicileri de siyah ve beyaz olarak tecrit ettiğinden, popüler bir caz müzisyeni bile konser verebilmek için tatminkar sayıda dinleyici toplayamaz. Güney Afrikalı müzisyenler için seslerini duyurabilmenin tek yolu ya çıkacak skandalları göze alarak beyazların gittiği kulüplerde çalmak ya da gangsterlerin kontrolündeki yasa dışı gece kulüplerinde sahneye çıkmaktır. Böylece Abdullah İbrahim –o zamanki adıyla “Dollar Brand”- 1962’de kendi trio’sunu kurup bir kaç yıl sonra evleneceği Güney Afrikalı şarkıcı Sathima Bea Benjamin ile geçici olarak Zürih’e yerleşir. Ordaki bir klüpte verdiği konserde kendisini dinleyen Amerika’nın gelmiş geçmiş en önemli müzik adamlarından Duke Ellington, müziğinden çok etkilenerek hemen bu gruba kendi plak şirketinden bir albüm çıkarır ve akabinde de üçlüyü Amerika’nın en saygın caz festivallerinin başını çeken “Newport Caz Festivali”ne davet eder. Bunlar İbrahim’in kariyeri için elbette altın değerinde fırsatlardır.

Bu sırada Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan Sosyal Devrim’den etkilenen pek çok siyahi müzisyen, sanatçı ve sporcu gibi Dollar Brand de müslümanlığı kabul eder ve 1968 yılında ismini de Abdullah İbrahim olarak değiştirir. İslam dini piyanistin hayata bakış açısını değiştirdiği gibi, müziğini de etkiler ve bu dönemde yine caz dünyasında ses getirecek olan çok güzel yapıtlar üretir.

1970’lerin başında Abdullah İbrahim’in basit Afrika melodileri ve ilahileri ile cazı biraraya getiren ve serbest formun marjinalliğini taşıyan besteleri, caz müzisyenlerini bir yandan şaşırtır ve etkilerken, diğer yandan da caz dünyasına taze bir soluk getirir. Bugün yerli yersiz kullanımıyla içi oldukça boşaltılan “dünya müziği” kavramı henüz pek bilinmezken, Güney Afrikalı bir piyanist, bundan 30 sene evvel Amerika’ya göç eder, bavulunu açar ve ortaya dökülen Afrika ezgileriyle cazı birleştirip, herkesi şaşkınlığa uğratıyordu. Peki nerden ileri gelir ondaki bu fark? Bir röportajında söyledikleri, onun bunu bir “Capetown’lu” olmaya bağladığını apaçık ortaya koyar: “Capetown dünyanın en stratejik noktalarından biri. Değişik kültür ve mentalitede insanların birleşme noktası burası. Khoi, San ve Xhosa gibi kabilelerden gelen yerliler, Malezyalı özgürlük savaşçılarının soyundan gelenler, Afrika’nın hemen her yerinden ama özellikle Batı Kıyısı’ndan buraya göç edenler. Unutmayın ki Samba bile, Angola’dan getirilen köleler aracılığıyla Brezilya’ya girmiştir. Aynı köleler Capetown’a da getirildiler. Sonraki dönemlerde ise kilise olayı başladı tabi. Avrupa Kilisesi ve daha önemlisi Afrika kökenli bir Amerikan kilisesi olan Episcopal Kilisesi. Bu kilisenin siyahlar arasında inanılmayacak kadar çok üyesi vardı, aynı Amerika’da olduğu gibi.”

Bu dönemde verdiği pek çok sayıdaki solo konser ve müziğinin adeta insanı esir eden yoğunluğunun, başta Keith Jarrett olmak üzere, azımsanmayacak sayıda caz piyanistini solo işler yapmaya cesaretlendirdiği bilinmektedir.

1974-76 yılları arasında kısa dönemler için Afrika’ya geri dönen İbrahim burada Güney Afrikalı müzisyenlerle bazı albümler kaydeder. Bunların arasında “Capetown Fringe” isimli albüm de vardır ve işte Güney Afrikalı siyahların duygularına tercüman olan ve bu ezilen kitlenin adeta marşı haline gelen bestesi “Mannenberg” de bu albümdedir. Parçanın en etkileyici bölümü ise tenor saksofoncu Basil Coetzee’nin insanı gerçekten yüreğinden vuran solosudur. Bu solo o kadar dillere destan olmuştur ki, saksofoncu bu parçadan sonra Basil “Mannenberg” Coetzee olarak anılmaya başlanmıştır. Abdullah İbrahim, cazın duyguları ifade etmek için en uygun müzik formu olduğundan bahsederken, cazı bu yönüyle klasik müzikle karşılaştırır:“Caz müziğinin formülü ve kavramı sosyal dinamikler içeren tek müzik türüdür. Mesela, klasik batı müziğine bir bakın. Formülü Endüstri Devrimi’ne dayalı. Müzisyenleri yöneten bir orkestra şefi var ve herşey “tam doğru” olmak zorunda. Bir fabrikadaki üretim bandı gibi yani. Bağımsız düşünmek yasak. Müzisyenler solo çalmaktan acaip korkuyorlar. Bir kere klasik müzik çalan 18 müzisyenle çalışmıştım. Solo yapmak isteyen var mı diye sordum. Bir kişi bile çıkmadı. Yanlış yapabilme korkusu içlerine işlemiş. Halbuki caz dediğin doğaçlamadır, solo çalmaktır.”

1976 yılında baskıcı rejime daha fazla tahammül edemeyen İbrahim Amerika’ya göç eder: “Ülkeyi terk etmekten başka bir çarem kalmamıştı. Polis her zaman her yerde peşimdeydi; evde prova yaparken, konser verirken...Durum benim için çekilmez bir hal almıştı. Bir gün tan ağarırken evime geldiler, kafama makinalı bir tüfek dayadılar. Nedeni, geçmişte işlediğim basit bir trafik suçuydu! 1976 yılına kadar dayanabildim bu işkenceye. Sonra demokratik bir seçim yapılana dek dönmemek üzere Güney Afika’yı terkettim!”

Uzun yıllar New York City’de sürgünde yaşayan İbrahim, yurt dışında ülkesinde ezilen çoğunluğun sesi olur ve apartheid’a karşı direniş gösteren “Afrika Ulusal Kongresi”ni destekler. 1979’da ise New York’un önde gelen müzisyenleriyle çıkardığı ve Afrika folk ezgileriyle cazı buluşturduğu “African Marketplace” isimli albümüyle caz dünyasını yine kalbinden vurur ve bu tutunması son derece zor Amerikan ve hatta uluslararası caz piyasasında kendine güçlü bir yer ve isim edinir. 1983 yılında ise “Ekaya” (=anavatan) ismini verdiği altılı grubunu kurar ve bu grupla pek çok başarılı albüm çıkarır, önemli projelere imza atar.

1990 yılında politik durumun giderek düzeldiğini gören Abdullah İbrahim doğduğu kente, Capetown’a geri döner ve o tarihten itibaren de yurt dışında ülkesi uğruna verdiği savaşı bu sefer farklı bir platformda sürdürür: “Capetown’da bir konservatuar açtık. Bu konservatuarın amacı bir ülke dolusu müzisyen yetiştirmek değil, insanları güçlendirmek. İnsanların kalpleri ve beyinlerine dokunmak istiyoruz. Müzik de bunun için bir araç, bir kaynak. Müzik onlara güç verecektir ki onlar da toplumda aktif bir rol alabilsinler. (...) Güney Afrika’da müzik her yerdedir; bağımsız bir aktivite değildir, yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Güney Afrika dünyada müzikle devrimini gerçekleştiren tek ülkedir!”

Abdullah İbrahim’in bu ileri yaşta Güney Afrika’nın sosyal ve kültürel hayatını yükseltmek için hala vargücüyle çalışmasını da garipsememek gerekir. Çünkü o, artık sadece Güney Afrika için değil, insanlık için savaştığına inanmaktadır:“Güney Afrika insanlığın bence son kalesi. Sorun artık bir siyah/beyaz sorunu olmaktan çıkmış, insanoğlunun bir sorunu haline gelmiştir. Bu kalede bizim görevimiz apartheid’ı yenmekti. Apartheid iki renk arasındaki bir sorun değil, bir tecrit etme sorunudur. Oysa mesela İslam dini herşeyin birleşmesinden yanadır. Apartheid ise birliğin doğasına aykırıdır. Apartheid, bazı insanların herşeyi ayırabileceklerine inandıkları an başladı ve dünyadaki müşterek ilişkileri yok eden tek bir kültür empoze edilmek istendi(...) Bu sadece Güney Afrika’ya özgü bir problem değildir, tüm dünyayı ilgilendirir. Aslında her insanın içinde ayrımcılık yatar, sadece hükümetlere veya diğer insanlara özgü bir problem değildir bu. Kalplerimizi ve beyinlerimizi nasıl değiştirebiliriz, konunun kökeni bu aslında. İnanıyorum ki Güney Afrika tüm dünya için bir model olacak. Çünkü herşey artık şeffaf bir şekilde herkesin önünde tartışılıyor, kapalı kapıların ardında değil.
Kasım 1997’de Swaziland sınırına yakın bir mağarada konser verdik. Bu mağaralar doğal amfitiyatrolardır ve 250 milyon yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu mağaraları aslında sadece 400 yıllık bir tarihi olan sömürgecilik dönemiyle kıyaslarsanız ne kastettiğimi anlarsınız. Zaman en büyük özgürleştirici unsurdur. Bu da Afrika’nın şanından ileri gelir!”

1994’te Nelson Mandela Güney Afrika’nın ilk siyahi Başkanı seçildiğinde yemin töreninde sahnede müziğiyle ona eşlik eden yine Abdullah İbrahimdir!

Çok sevdiğim için, uzun zaman, Açık Radyo’daki programımın açılış müziği olarak bir bestesini kullandığım Abdullah İbrahim’in, müziğin ötesinde bende de çok ayrı bir yeri vardır: 1999 kışında New York’ta Abdullah İbrahim’le tanışma ve röportaj yapma şansını bulmuştum. Bir gece kulübünde verdiği konserden sonra neyle karşılaşacağımı bilmeden, teklifsizce kulise kadar onu takip ederek. O zamanlar bilmiyordum ama bu röportaj benim “Jazz Dergisi”ndeki ilk yazım olacak ve ondan sonra da gerisi gelecekti. Şimdi o ilk röportajımı bitirdiğim sözlerle bu yazımı tamamlamak istiyorum: (...) İbrahim, Türkiye’de yaşanan deprem felaketini de yakından izliyor. Röportajın başında Türk olduğumu öğrenir öğrenmez Türk Halkı’na benim aracılığımla taziyelerini iletmek istedi. Düzce depremi 5 gün önce olmuştu ve İbrahim benden o konuda bilgiler aldı. Kendisine bir de ufukta, korkuyla beklediğimiz bir İstanbul depreminin göründüğünden ve bunun bir felaketle sonuçlanma ihtimalinden bahsedince, elimi iki elinin arasına aldı ve sesi titreyerek iki kez üst üste şunu söyledi:”Her zaman dualarımdasınız”.
Ulusunun özgürlüğünde çok önemli katkıları olan Abdullah İbrahim’le olan röportajım bittiğinde aramızda öylesine sıcak bir diyalog kurulmuştu ki, ondan ayrılmak doğrusu zor geldi. Bana verdiği bu fırsat için kendisine teşekkür ederken ismimi, telefonumu almayı ihmal etmedi ve “birbirimizle bağlantımızı koparmamalıyız. Bilgi paylaşmalıyız. Bunları bir şekilde koordine etmemiz lazım” dedi. Beni kapıya kadar geçirirken aklıma Nelson Mandela’nın İbrahim için söylediği şu sözler aklıma geldi:” Bach? Beethoven? Bizde çok daha iyisi var” . Mandela’nın bu sözleri sadece müzikal açıdan söylemediğini artık biliyordum.
 



Anasayfa