ana yazılar

Ana Yazılar
 

Albüm/Kitap Önerileri


Röportajlar


Bu da caz mı şimdi?


 

 

Cazla ilgilendim ilgileneli, daha çok gıyabi bir hükme benzeyen ve biraz da ‘üstten bakan’ bu soruyu çok duydum. Açıkçası bu yargıyla önceleri daha sık karşılaşırdım. Ama caz Amerika dışındaki coğrafyalarda iyice yayılıp, yeni, taze renklere boyandıkça; sınırlar kalkmaya başlayıp sound’da yeni özgünlükler yakalandıkça artık bu sorunun da pek anlamı kalmamıştı. Soruyu hala canlı tutanlar ise ya nostaljik bir şekilde cazın belli bir dönemine takılıp, evrimini takip edemeyenlerdi veya kültürün hemen her dalındaki yeniliklere olduğu gibi bu gelişmelere de dudak bükerek bakan tutucu bir çevreydi.


 

Geçenlerde İş Sanat’ta verilen bir konser arasında aynı soru tekrar hortlayınca çok şaşırdım. İki nedenle: ilk olarak, konser cazla ağız mızıkasını buluşturarak tarih yazan Toots Thielemans ile Musette’i[1] caz armonilerinden de yararlanarak modernize eden Richard Galliano’nun ortak konseriydi. İkincisi ise, bunları söyleyen herhangi biri değil, cazla haşır neşir bir Türk müzisyeninin eşiydi. Konser molasında bir arkadaşım vasıtasıyla o gece ilk kez tanıştığım bu hanım, bir merhabadan sonra, kaşlarını çatarak öyle bir “bu şimdi caz mı allahaşkına?” çekti ki çareyi keyfim iyice kaçmadan hemen uzaklaşmakta buldum. Neydi hakikaten bu şiddet ve bu celal?

 

The Swing Era isimli kitabında caz yazarı (aynı zamanda müzisyen, akademisyen, besteci) Günther Schüller, “doğası gereği, gerçek caz bir formüle dayandırılamaz veya değişmeyen bir mükemmellik anlayışıyla temellendirilemez.”der. Caz, tarihi boyunca sürekli değişim geçirmiştir. Bir zamanlar gerçek cazın sadece New Orleans’tan çıktığını düşünenlere inat, müzik hemen rotasından sapmış ve arka arkaya bebop, cool, third stream, modal, free, jazz-rock, fusion, elektronik gibi yepyeni ve her seferinde kafaları daha da çok karıştıran akımları yaratmıştır. Tam birileri “bu sefer tanımladık işte hınzırı” diye için için sevinirken, caz ele avuca sığmaz bir tavırla bu tarifi sınırlayan özelliklerden bir veya birkaçını terkederken, yepyeni başkalarını dağarcığına katmıştır!

 

Bu tarif merakı da aslında daha çok yazar, çizer ve eleştirmenlere aittir ve sürekli kendi önyargı ve saplantılarını karşılayan tanımlarla çıkarlar ortaya. Halbuki, caz tarihi boyunca, müzisyenler bunun tam aksine tüm bu tanımlamalara karşı çıkmıştır, müziğin ne olması veya olmaması gerektiği konusunda genellikle pek tavır almamışlardır. Düşüncelerini rahatça ifade edebilen eğitimli olanları bile, çoğunlukla çaldıkları müziğin etrafına sınırlar koyan sohbetlere girmekten uzak dururlar. Saksofoncu ve besteci Wayne Shorter “benim için caz kategori dışıdır!” derken, Louis Armstrong’un cazı tanımlamasını isteyen bir muhabire verdiği cevap ise alaycıdır: “Bu soruyu sorduğuna göre, hiç bir zaman öğrenemeyeceksin demektir!”

 

Bir ara, bundan yaklaşık kırk sene kadar önce Amerika’da, müziği tanımlama konusundaki bu isteri öyle bir yayılır ki, caz dergisi Downbeat, 1940’ların sonunda bebop devriminin pek çok okurunu caz müziğinden uzaklaştırdığı düşüncesiyle, onları yeniden kazanmak için bu döneme kadar olan müziğe, ‘caz’ın yerini alacak başka bir isim bulunmasını teşvik eden bir yarışma bile açar okurları arasında. Tabi sonuç başarılı değildir. Caz oturmuş bir kavramdır ..o zaman bile!

 

‘Caz müzisyeninin kim olduğu’ tarifleri de müziğin devinimiyle birlikte sürekli değişir: 1920’lerde caz müziği deyince beyazların aklına Paul Whiteman, Al Jolson ve George Gershwin gibileri gelirken, günümüzün eleştirmenlerinin listesinde bunların yerine Louis Armstrong, King Oliver, Jelly Roll Morton, Sidney Bechet, Fletcher Henderson ve Duke Ellington gibi isimler yeralır. İşin daha ilginci, bir zamanlar yaptıkları müzik, “anti-jazz” (caz karşıtı) ve “non-jazz” (gayri caz) olarak yorumlanan Ornette Coleman, John Coltrane gibi avangard isimler, sonraları cazı yönlendiren efsanevi müzisyenler arasında yer aldılar.

 

Blue: The Murder of Jazz  (Mavi: Caz’ın Katli) isimli kitabında Eric Nisenson, New York’ta kurulan ve başlıca amacı caza bir repertuar ve dolayısıyla sözde bir saygınlık kazandırmak olan Jazz at Lincoln Center’ın önde gelenleri Wynton Marsalis, Stanley Crouch ve Albert Murray gibilerinin, eski müzisyenlerin ve stillerin dışında kalan çağdaş gelişmeleri kayda almadıkları için bu müziği giderek öldürdüklerinden yakınır. Yazara göre, caz belli üslupların sınırlarını çizdiği bir müzik değil, tam tersine süregelen bir deneyim ve ileriye yönelik bir harekettir.

 

İngiliz yazar Stuart Nicholson Jazzwise dergisine yazdığı bir yazıda, “bugünün cazını karşılayan bir tanım bulur bulmaz, bir başkası geliyor ve o tanımı geçersiz hatta zavallı bir hale getiriyor” diyor ve gerçek cazın nelerden oluşması gerektiğini anlatmak için kullanılan ‘şu kadar swing... bu kadar blues’ gibi zorlama reçetelerin ne kadar manasız olduğundan bahsediyor. Ayrıca, bu işgüzar tanımlama girişimlerinin cazın potansiyel gelişimini olumsuz etkilediğini, caza zarar verdiğini ekliyor. Yazar Simon Frith’in Performing Rites  isimli kitabında, kural ve adetleri artık sınırlayıcı ve gülünç gelmeye başlayan eski tarz ve stillerin bir nevi ‘iflas ettiğinden’ bahsettiğine dikkati çeken Nicholson, “Diller gibi toplumlar da değişir ve kendilerini ifade etmek için yeni yollar bulurlar. Dil ve müzik, toplumun isteklerini ifade etmeye artık yeterli gelmediği an değişim kaçınılmazdır. Bu cazda da böyledir.” diyor.

 

Değişim ve yenilik için duyulan bu ihtiyaç aslında sanatın tüm kollarında kendini hissettiriyor. Bu seneki İstanbul Müzik Festivali, Montecarlo Balesi'nden “Külkedisi” ile kapandı. Prokofiev'in altmış küsur sene önce bestelemiş olduğu bu klasik balesi, koreografisi, sahne tasarımı, kostümleri ve ışığıyla öyle çağdaş ve sıradışı bir gösteriydi ki, bazılarının aklından “bu da şimdi bale mi?” diye geçirip geçirmediklerini merak ettim doğrusu. Yoksa bu tutucu tavır sadece cazda mı bu kadar belirgindi?

 

Bill Evans için caz “ne” değildir, “nasıl” dır!

 

Duke Ellington için “caz, manası olmayan bir kelimeden ibarettir.

 

Oxford Companion to Jazz’in editörü Bill Kirchner’e göre caz davet eden bir müziktir, mahrum eden değil!

 

Wayne Shorter’a göre, caz, meydan okunan, saygı ve sadakatle bağlanmak yerine kuralları ve estetiği sürekli yıkılmaya çalışılan bir müziktir.

 

Caz, bazıları için yaratıcılık, bazıları için özgürlük, bazıları için samimiyettir.

 

Bana gelince; müzik boğazıma bir yumru oturtur, içimi ürpertir, gözlerimi yaşartırsa kesinlikle caz dinliyorum demektir.


 

[1] Eski bir Fransız dans formu