|
Dik dik suratına baktım, bir
adım bile atmadım. Seni tutukluyorum, dedi (...) Ona doğru
yürüdüm, amacım, vurması için gerekli mesafeyi ona tanımamaktı. Adam
tökezleyip elinde tuttuğu kelepçeleri yere düşürdü. Eyvah diye
düşündüm, şimdi onu ittiğimi falan sanacaklar. (...) Birden bir
kalabalık toplandı etrafımıza ve ne olduğumu anlayamadan kafama bir
şey yedim. Beyaz bir sivil polis arkadan gelip başıma vurmuştu. Kan
içinde kalmıştım. (...) Sonra polisler beni bir arabaya attıkları
gibi karakola götürdüler. Kanlar içinde fotoğraflarımı çektiler.
Orda oturuyorum, bir orospu çocuğundan daha öfkeliyim, buna rağmen
gelip, Demek şu bahsettikleri kabadayı sensin ha? diyorlardı.
Başıma bir kez daha vurmak için bahane yaratmaya çalışıyorlardı. Her
şeyi sindirerek, tüm hareketlerini izleyerek oturmak zorunda
kaldım.
Miles Davis, hep nefretle
andığı, başına gelen bu utanç verici olayı otobiyografisinde böyle
anlatmıştı. Polis memurunun kendisini tutuklamasına izin vermeyen
trompetçi, arkadaşının yardımına koşan bir sivil polis tarafından
coplanmış ve kafasına 5 dikiş atılmıştı. Diğer polis memurunun
yardımıyla sonunda tutuklanan Milesın çalışma lisansına da el
konmuştu.
Ekim 1959da 2 günlük bir
mahkemeden sonra Miles suçsuz bulunarak salıverilmişti. Saygıdeğer
hakim, müzisyenlerin gece kulüplerinde arka arkaya çaldıkları setler
arasında temiz hava almak için dışarıya çıkmalarının normal bir
davranış olduğuna karar vermişti!
Bu olay hayatımı ve hayata
bakışımı çok değiştirdi, son zamanlarda bu ülkede değişen şeyler
hakkında tam iyi şeyler düşünmeye başlamışken, kendimi yine buruk
ve karamsar hissetmeme neden oldu. (Burda Davis, Medeni Haklar
Hareketi sürecinde siyahların o dönemde kazanmaya başladığı bazı
haklardan bahsediyor.)
Öfkeyle Yoğrulmuş Bir Hayat
Aslında çocukluğundan bu yana
Miles Davisi böyle karamsar ve buruk hissettirecek bunun gibi çok
olay olmuştu. Öfkeyle büyümüş, öfkeyle yaşamış, öfkeyle ölmüştü
Miles Davis.Tersi nasıl olabilirdi ki? 1926da yine çok büyük bir
öfkeyle yoğrulmuş bir toplumun ferdi olarak Illinois eyaletinin Doğu
St.Louis bölgesinde dünyaya gelmişti. Aslında içine doğduğu toplum,
1917 yılının Temmuz ayında korkunç bir katliamla ateşlenmişti ama
sonraları bu ateş değil söndürülmek, üzerine defalarca körükle
gidildiğinden geçtiği yeri yakan bir yanar top haline gelmişti. 2
Temmuzda o güne kadar beyazların çalıştığı fabrikalara siyahların
alınmaya başlamasıyla işlerini kaybedeceğine inanan beyazlar büyük
bir isyan çıkardılar. Sonuç korkunçtu: Aralarında olaylarla alakası
bile olmayanların da bulunduğu 6 000 siyah dövülerek, bıçaklanarak,
asılarak bir daha dönmemek üzere evlerinden sürülmüş, 40ı siyah,
8i beyaz olmak üzere 50ye yakın insan katledilmişti. Amerikan
tarihine 1917 Doğu St.Louis İsyanı olarak geçen bu olay bölgeyi
köklerinden sarsacak, yıllar boyunca siyahlar ve beyazlar arasında
cereyan eden en ağır ırkçılık kavgalarına sahne olacaktı. Bu isyanı
ne Amerika unuttu, ne de St.Louisliler, ne de Miles Davis: Aynı
yıl siyahlar Birinci Dünya Savaşında Amerikan Ordusunda,
Amerikanın demokrasiyi savunabilmesi için dövüşüyorlardı. Beyazlar
bir yandan bizi savaşa yollayıp onlar için ölmemizi isterken, diğer
yandan bizi burda bir sinek gibi öldürdüler...
Dünyada hiç kimse onun kadar
güzel müzik yapıp, güzellikten bu kadar uzak bir ruha sahip olamaz!
demişti Ebony Dergisinin Miles Davis hakkında görüşüne
başvurduğu bir müzisyen. Milesın insanların başlarda alışmakta
epeyce zorlandığı, oldukça ters, öfkeli bir tavrı olduğu bilinen bir
gerçekti. Sahneye çıkar, hiç birinin ismini anons etmeden arka
arkaya parçalarını çalardı. Eğer ona eşlik eden müzisyenlerin
adlarını önceden biliyorduysanız ne ala. Yok, bunun için Milesın
takdimini bekliyor idiyseniz, çok beklerdiniz. Müzisyenlerinin
solosu başladığında ise Miles sahneyi terkederdi, ta kendi sırası
gelene kadar. Kendi çalarken de bazen sırtını dakikalarca
dinleyicilere dönerdi. Özellikle Amerikalı müzisyenlerin caz
konserlerini takip eden okurlar için Milesın bu davranışları eminim
çok da şaşırtıcı gelmeyecektir. Çünkü zaman içinde bu tarz
davranışlar, adeta cazcılardan beklenen bir kalıp haline dönüştü.
Ama bir an için kendinizi ırkçılığın kucağındaki 50lerin
Amerikasında farzederseniz, Milesın o zamanlar için oldukça
sıradışı sayılan bu ters davranışlarının caz dünyasında resmen bir
şok yarattığını gözünüzde canlandırabilirsiniz.
Jim Crow Yasaları
O dönemlerde siyah
müzisyenlerden beklenen, sürekli sırıtarak onları izlemeye gelen
beyazları eğlendirmek için ellerinden geleni yapmaktı. Çünkü
siyahlarla beyazların çakışan yaşantılarındaki hemen her duruma
damgasını vuran Jim Crow yasaları
bunu gerektiriyordu. Amerikan Caz Tarihinin gelmiş geçmiş en büyük
trompetçilerinden Louis Armstrongu gözünüzün önüne
getirin...sahnede çekilmiş fotoğraflarını... rol aldığı Hollywood
filmlerini. Eminim canlandırdığınız ilk kare trompetçinin otuziki
dişini göstererek gülümsediği kare olacaktır, ikinci kare de,
üçüncüsü de...Armstrongun Jim Crow yasalarına harfiyen uyan bir
entertainer olduğu konusunda kimsenin pek şüphesi yoktu. Beyazlar
da onları her zaman çok eğlendiren, ama bunu yaparken de haddini
gayet iyi bilen bu yetenekli siyah trompetçiyi çok sevdiler. Pek çok
siyah müzisyen de beyazlar tarafından kabul görmek için Armstrongun
izinden gitti. Jim Crow yasaları böyleydi işte. Bir yerlerde
yazmıyordu belki ama tüm siyahlar bu büyük kara bulutun gölgesinde
yaşamak zorundalardı, üstelik başlarını çıkarmak istediklerinde de
her an sağanak bir yağmura yakalanabilirlerdi. İşte ilk kez Miles
Davis gibi bir siyah müzisyen geliyor ve onu izleyen beyazlara
umurumda değilsiniz mesajını veren davranışlarda bulunuyordu.
Playboy Dergisine verdiği bir
röportajda ne zaman bir Jim Crow durumuyla karşılaşsa öfkeden
delirdiğini söylüyordu. Her siyah çocuk beyazlarla iyi
geçinmenin yolunun sırıtmak ve palyaço gibi davranmaktan geçtiğini
öğrenerek büyür, diyordu. Sanırım benim problemim trompet
çalmayı öğrenirken kıvırtmayı öğrenmemek oldu. Ortaokuldayken
trompette sınıfımın tartışmasız en iyisiydim, ama her zaman ödüller
mavi gözlü beyaz çocuklara verildi. Bu beni öylesine öfkelendirdi ki
trompette beyaz olan herkesi geçmeye and içtim. Bu önyargım
olmasaydı büyük ihtimalle işimde bu kadar hırslı biri olamazdım.
Günümüzde cazseverler Miles
Davisin başlattığı ve eskiden kabalık olarak anılan bu sahne
davranışlarını artık şovun bir parçası olarak görmekteler.
Seyirciyle ilgilenen, üstü başı düzgün olan, her parçadan evvel
mikrofonu alıp ne çalacaklarını anlatan, kısaca sempatik tavırlar
içinde seyircisiyle iletişim kuran caz müzisyenlerine günümüzde
biraz da üstten bakmaz mıyız? Ne de olsa caz cool bir müzik değil
midir, onu isyanın, özgürlüğün, kurulu düzene başkaldırmanın en
mükemmel ifade şekillerinden biri saymaz mıyız? İşte artık caz
müzisyenleriyle özdeşleştirdiğimiz bu aldırmaz, hatta ters davranış
biçiminin önderliğini yapan, kabul ettiren hatta cazın olmazsa olmaz
olgusu haline getiren Miles Davisten başkası değildir.
Milesın Müziğini Besleyen
Faktörlerden Biri de Dinmeyen Öfkesi
Miles Davis hikayeleri aslında
hiç bitmez. Caz müziğine birden fazla kez vurduğu damga ve aldırdığı
viraj, hayata karşı duruşu, albümleri, konserleri, giysileri,
arabaları, kadınları... her biri aslında başka bir yazının konusu
olabilecek kadar ilginçtir. Benim bu yazıda vurgulamak istediğim,
Miles Davisin müziğini ve müzisyen kimliğini bu kadar büyük yapan
faktörün yetenek ve vizyonunun yanısıra hayatı boyunca duyduğu öfke
olduğudur. Genelde caz dünyasının önemli isimleri, hayatlarında
sadece müzik olan, dünyevi meseleleri aşmış dehalar olarak kabul
edilir, mükemmelliğin yegane kaynağının yetenek olduğu varsayılır,
ama bu arada, bu soundu dinlenir, erişilir, değerlendirilebilir,
özdeşleştirilebilir kılan temel sosyal dinamikler gözardı edilir.
Miles Davisin müziği, duruşu, imajı, ülkesinin sancılar içinde
gelişen Medeni Haklar Hareketi sürecine, hatta Afrika
Milliyetçiliğinin 60lı yıllarda geçirdiği değişikliklere arkasını
yaslayarak gelişmiştir. Tüm bu süreçler başta küçük siyah bir öfke
yumağının yuvarlanarak büyümesi, yoluna çıkan ilgili ilgisiz herkes
ve herşeyi de toparlayıp sürüklemesiyle tamamlanmıştır. Bu öfke
Amerikan kültür ve sanat dünyasındaki pek çok şairi, yazarı,
düşünürü, sanatçıyı etkilediği kadar Miles Davisi de etkilemiş,
ateşlemiştir. Hayatı boyunca bu yönde savaş vermiştir. Yalnız burda
Miles Davis siyah kardeşleri için cansiperane savaşan, kahraman bir
soylu olarak algılanmamalıdır. Kabul edelim, o Karanlıkların
Prensidir sadece (=Prince of Darkness)
ve bir beyaz olsaydı, belki de Amerikada yıllarca süregelen bu
siyah-beyaz çatışması umurunda bile olmayacaktı. Hatta Milesın ırk
ayrımcılığına bu kadar şiddetle karşı çıkması belki de aslında siyah
kardeşlerinin acıklı durumuna üzülmekten çok, kendisinin de onlarla
beraber içine düştüğü sosyal çıkmazdan duyduğu sıkıntı ve öfkedir.
Bence en çok kendisine bunu yedirememektedir Miles Davis. Sen bu
kadar usta bir müzisyen ol, caz müziğinde kaç kere çığır açan
yenilikler yap, en yetenekli, en parlak grupları kur, onlara
liderlik et, dünya çapında nereye gidersen git muazzam bir itibar
gör, sonra Amerikaya geri dön ve işe yaramaz birtakım işgüzar ırkçı
beyazlar tarafından sırf siyah olduğun için aşağılan, küçük düşürül.
Miles Davisin en şatafatlı
arabalara, evlere sahip olması, en güzel kadınlarla çıkması,
vücuduna büyük özen göstermesi uyuşturucuyu bıraktıktan sonra, uzun
bir süre boks bile yapmıştı- yazının başındaki Birdland hadisesinde
gördüğümüz gibi hapse girmeyi göze alacak kadar beyaz polislere kafa
tutması, kısacası yaptığı herşey kendini ispat etmek, öfkesini biraz
olsun bastırabilmek içindi:
Mercedesimi üstü açık beyaz
bir Ferrari ile takas etmiştim. 8 000 dolara patlamıştı bana, o
zaman için çok paraydı. Böyle inanılmaz bir arabayla dolaşıyorduk.
Benim gibi kapkara bir orospu çocuğu; harikulade bir kadınla, spor
bir Ferrarinin içinde. Francesin
arabadan bir inişi vardı, sırf bacak. Uzun harikulade bacakları
vardı, bir dansçı gibi kullanırdı bedenini. İnsanlar durup ağızları
bir karış açık bakakalırlardı. Toplum içinde son derece şık ve temiz
giyiniyordum. Frances de öyle. Life Dergisi beni halkına örnek bir
siyah olarak kapak yapmıştı hatta. Hoşuma gitmişti ama, neden bu iş
için Amerika baskısını değil de Avrupa baskısını seçmişlerdi
acaba?...
Bazen beyazların ırkçı
tavırlarına öyle şiddetle karşı durur, kendini öylesine kaptırırdı
ki en büyük ırkçının kendisi olduğunu izlenimine varırdınız:
Orospu çocukları öyle aç gözlüler ki, herşeyi kirletiyorlar. Bunu
yapan beyazlardan söz ediyorum. Dünyanın her yerinde yapıyorlar
bunu. Ozon tabakasını deldiler, herkesi bomba atmakla tehdit
ediyorlar, akılları fikirleri, başkalarının toprağını gasp etmekte,
ordular inşa ediyorlar. Yaptıkları utanç verici, acıklı ve korkunç,
yıllardır bunu herkese yapıyorlar....
Etrafındaki hemen herşeye
duyduğu bunca öfkeye, bunca nefrete rağmen, Miles Davis elini taşın
altına hemen hiç sokmadı, hep bireysel bir hayatın sefasını ve
cefasını sürdü, hayatı boyunca politikaya hiç ilgi duymadı, hatta
hayatında herhangi bir seçimde oy kullandığından bile kuşku
duyulmuştur. Bu konuda tek ifadesi Bu politika denen boku hiç
sevmedim şeklindedir.
Belli ki Miles Davis siyasete
değil, sadece müziğine ve yıldız kimliğine odaklanmıştı. Ama bu
çevresinde olup bitenlere ilgisizlik ve sosyal olaylardan kopukluk
şeklinde algılanmamalıydı. Milesın müziği haksız yere hor
görülmekten doğan bir öfkeyle beslenmiş bir olumsuzluk ve sinik bir
tavrın sınırlarında gezinen bir müzikti!
Anasayfa
|