Ana Yazılar
Albüm/Kitap Önerileri
Röportajlar
|

|
|
Sizce
Caz Senfoniyi Etkilemiş midir, Ne dersiniz? (Bir Arkası Yarın)
Geçen sefer yazımı Bu sayıda, klasik dünyadan caza giden yoldan
bahsettik, önümüzdeki sayılarda da diğer yöne değineceğiz diyerek
bitirmiştim. Bu yazıda da kaldığım yerden devam etmeye
niyetlenmiştim ki Esquires Jazz Bookun 1947 yılındaki baskısında
çıkan ilginç bir yazı fikrimi değiştirdi.
|
Nerdeyse altmış
sene geriye giderek ve sonuçta üzerinde durduğumuz Cazla Klasik
Müziğin Etkileşimi konusunda, o zamanın ve hatta bu zamanın- iki
önemli müzik adamının karşıt görüşlerine yer veren bir makaleydi bu.
O kadar ilginç buldum ki sizlerle paylaşmak için anayoldan küçük bir
sapma yapmaya karar verdim.
Taraflardan birini çok iyi tanıdığınıza eminim. Hem caz hem de
klasik müzik dünyasında gayet iyi bilinen önemli bir besteci:
Leonard Bernstein. Diğerini, Gene Krupayı ise caz severler iyi
tanır. Bazıları onu davul solosunu yaratan adam olarak bilirse de,
aslında pek çoğunun aklında, Benny Goodmanın çılgın davulcusu
olarak yer etmiştir. Ciddi bir klasik müzik eğitiminden geçmiş olan
Krupa, Goodmandan ayrıldıktan sonra Big Bandini kurmuş ve gerek
doğru müzisyen seçimi (örneğin; efsanevi şarkıcı Anita O'Day ve
trompetçi Roy Eldridge) gerekse peşpeşe sıraladığı hitleriyle
adından uzun seneler söz ettirmeyi başarmıştır.
Bu yazımda Gene Krupaya kulak vereceğiz, Leonard Bernsteinın
görüşleri ise artık Hazirana! Diyeceğim o ki kandırmaca yok, gerçek
bir Arkası Yarın bu!
Hayır, Caz Senfoniyi Kesinlikle Etkilememiştir!
diyor Gene Krupa ve ekliyor Leonard Bernstein ve onun gibi
düşünenler, Frederick Delius, John Alden Carpenter, Manuel De Falla,
Honegger, Prokofiev, hatta Shostakovitchin eserlerinde bile cazdan
izler, yansımalar, çıkarımlar duyduklarını iddia ediyorlar. Bence,
bu bestecilerin eserlerinin cazdan etkilendiğini söyleyenler, bu
müziğe aslında ihtiyacı olmadığı bir saygınlık kazandırma çabasında
olanlardır. Çünkü ancak bu saygınlık kazanıldığı takdirde onların
caza duydukları sevgi ve ilgileri meşru bir zemine oturacaktır. Ama
kusura bakmasınlar, bence senfonide cazın etkisinden eser yoktur!
Yazısının bu bölümünde Krupa, eserleri cazdan en çok etkilenen
besteciler olarak bilinen Stravinsky ve Gershwini örnek olarak ele
alır ve Stravinskynin, eserlerine ragtime adını vermiş bile olsa,
cazın özgün temposunu duyumsadığı söylense de, bu bestecinin,
hissettiklerini ifade etmekte başarısız olduğunu ve ne kadar usta
olursa olsun, eserlerinde, cazın ruhunda yatan o Amerikanlığı
yakalayamadığını anlatır. Gershwinde davulcunun sözlerinden payını
alacaktır elbette. Gene Krupa, Amerikalı bestecinin bir caz
senfonisi olarak nitelendirilen Rhapsody in Blue adlı eserini,
Amerikan geleneğinden çok, Claude Debussy etkileri taşıyan Fransız
ekolüne daha yakın bulduğunu söyler.
Unutmayalım ki bu tartışma 1940ların ikinci yarısında yaşanır.
İkinci Dünya Savaşı biteli çok olmamıştır ve Amerikan Rüyası
rüzgarı kaldığı yerden esmeye devam etmektedir. Diğer pek çok
ülkenin tersine, paylaştıkları bir kan, din, tarih, coğrafya hatta
dil birliği olmayan Amerika, birliğini, beraberliğini hatta
geleceğini inşa edeceği başka idealler aramaktadır. Bunlardan biri
de yepyeni ve ortak bir kültürdür ve bunun bir uzantısı olarak
Amerikalı müzisyenler de bir arayış içindedirler. Peşinde oldukları,
dünyayı etkileyecek ve yüzdeyüz Amerikalı bir müziktir. Herkesin
aklında farklı sorular vardır: Acaba bu görevi caz üstlenebilir
mi?... Örneğin, yaşlı Avrupanın Klasik Batı Müziği gibi saygıdeğer
bir gelenek oluşturabilir mi?... Dünyayı etkileyecek bir gücü
olabilir mi? İşte bu sıcak tartışmanın yaşandığı, herkesin
kafasından farklı bir sesin çıktığı bir dönemde görüşlerini ortaya
koyuyor Krupa ve Bernstein.
Dolayısıyla, bu noktada Gene Krupa, doğal olarak akıllara gelecek
bir soruyu başkaları ona sormadan, kendi kendine cevaplıyor: Tüm bu
söylediklerimden sakın yanlış sonuçlar çıkarmayın. Cazın ileride
Amerikanın ulusal müziği olacağına, hatta daha da gelişerek dünya
müziğini yönlendirecek bir müzik haline geleceğine dair inancım
sonsuz. (Bu arada, ABD Kongresinin cazı, bireysel ifadenin
mükemmel bir modeli ve nadir ve çok değerli bir Amerikan ulusal
hazinesi olarak tanımlayan kararnameyi, bu görüşlerin
belirtilmesinden tam kırk yıl sonra, ancak 1987 yılında kabul
ettiğini de hatırlamak lazım.)
Krupaya göre, nasıl Çek folk müziği Smetana ve Dvorakın müziğini
etkilemişse, caz müziğinin de Amerikalı bestecilerin eserlerini
etkilemesi kaçınılmazdır. Burda esas sorun, cazın ilerde genel
olarak dünya müziğini etkileyip etkileyemeyeceğidir, dünya kültürüne
bir katkıda bulunup bulunamayacağıdır. Bu sorunun cevabı ise ona
göre çok açıktır. Her ne kadar binbir dereden su getirse de,
karmaşık ve süslü kelimelerle cevap vermeye çalışsa da Krupa kısaca
şunu demektedir: Eğer caz müziği Amerikalılar tarafından bestelenir
ve onlar tarafından icra edilirse evet, yoksa hayır! (Krupa şimdi
yaşıyor olsaydı, acaba giderek saygınlık kazanan ve bazı Amerikalı
caz eleştirmenlerinin bile daha yenilikçi ve ilginç buldukları
Avrupa Cazı hakkında ne düşünürdü merak ediyorum doğrusu) ve tabi
doğal olarak yine herkesin aklına gelecek ikinci bir soruya da
cevabı hazırdır Krupanın: Peki Amerikada caz eserleri
besteleyecek ve bunları çalabilecek kapasitede müzisyenlerimiz var
mı? derseniz bir nesil önce buna cevabım hayır olurdu. Gene
Krupa, klarnetçi Johnnie Dodds, trompetçi Joe Oliver, Louis
Armstrong, piyanist Earl Hines ve Fats Waller gibi efsanevi
cazcılardan örnekler vererek sözlerine devam eder ve bunların
hepsinin mükemmel virtüözler olduğunu, ama ciddi bir klasik müzik
eğitimi görmediklerinden dolayı, bir türlü bulundukları yerden
ileriye gidemediklerinden, yaratıcı olamadıklarından! dem vurur.
Ve devam eder Doğaçlama kabiliyetleri vardır. Tamam, ama işte hepsi
o kadardır. Buraya kadar söyledikleriyle tezat görüşler taşıdığım
Krupanın, kendi tezini kuvvetlendirmek için dikkat çektiği şu
sözler, belki de bu yazısında kendisiyle hemfikir olduğum yegane
ifadesi: Bu cazcılar aslında çevrelerinde onlara müzikte bazı
şeylerin mümkün olamayacağını anlatan insanların bulunmamasından
dolayı performanslarındaki bu üstün noktaya gelmişlerdir. Yani bu
müzisyenleri, kendilerini ve enstrümanlarını kat kat aşan bir konuma
getiren, bir bakıma klasik müzik eğitiminin eksikliğidir, diyor ve
rahatlamamıza bir an bile fırsat vermeden ikinci yumruğunu
indiriyor: Ama bu efsanevi cazcılarda, caz müziğini Amerikanın
ulusal müziği konumuna getirebilecek müzik disiplini ve kapsamlı
müzik bilgisi yok! Neyse ki, bu tip Amerikalı müzisyenlerin
yetişeceğinden kuşkusu yok Krupanın. Hatta isim bile veriyor: kendi
grubunda çalan trompetçi Red Rodney. Klasik Müzik eğitimi de almış
olan bu genç müzisyen ve benzerlerinin yakın bir gelecekte jazz
band ve senfoni orkestrası arasındaki boşluğu dolduracağından emin.
(Bu arada Red Rodneynin seneler sonra belki bir efsane değil ama
iyi bir müzisyen olarak anılacağından, ama Krupanın üzerinde
durduğu konuda hiç bir rol üstlenmediğinden bahsetmek gerekir.)
Öte yandan, Stravinsky ve Ravel gibi saygıdeğer Avrupalı
bestecilerin caza dudak büktüklerini düşünür Krupa (..caza
hoşgörüyle yaklaşmazlar.. anlamaya tenezzül etmezler.. duydukları
şeyin müzik olmadığından, ama çok doğal bulduklarından
bahsederler..) ve onlara gizli gizli içerler. Bu da zaten onlara
verdiği bir tavsiyede kendini iyice gösterir: Değerli müzisyenler,
diye başlar söze ilerde kökleri caza dayalı bir eser bestelemeyi
düşünüyorsanız, sakın bunun icrasını orkestralarınızın devamlı
üyelerine bırakmayınız. Yanlış anlamayınız beni, onların çok yetkin
müzisyenler olduğundan eminim, ama inanınız, bu iş onlara göre
değildir. Unutmayınız ki, en marifetli Fransız şef bile, Teksaslı
bir kovboyun çiftliğinde, barbekünün başında etleri pişiren kahyanın
yanında komik duruma düşebilir. Bunu dedikten sonra ne yapmaları
gerektiğini de anlatır: Hem cazı içlerinde hissedebilen hem de
orkestralarınızın müzisyenleriyle eşdeğer kalitede Amerikalı
müzisyenler var. Tamam, bir nesil önce yoktu ama artık var! Mutlaka
deneyiniz!
Ve sonunda da baklayı ağzından çıkarır Krupa, Aslında, der, ben
şu anda böyle bir deneysel kompozisyon üzerinde çalışıyorum. Bu
bildiğimiz pirinç üflemeliler (brass), ahşap nefesliler (reeds) ve
ritm bölümleriyle swing grubum ve 70 kişilik bir orkestra için
yazdığım, konçerto formatında bir kompozisyon olacak. Melodik
kontrpuanları, ateşli soloları ve caz ritmlerini, bunları çalmasını
bilen müzisyenler, diğer bölümleri ise senfoni orkestrası
müzisyenleri çalacak. Kompozisyonum başarılı olmasa da, en azından
geleceğin Amerikan Müziğinin ne olacağı hakkındaki fikirlerimi
ortaya koyacak. Ne zaman ki bir caz solosunun dinamik, girift
şiirsel cümlesi bir senfoni orkestrasının güçlü armonisine inci gibi
gibi işlenir veya bir nefesliler grubu arka plandaki elli kemanın
üstüne doğaçlamaya başlar, işte benim için ancak o zaman senfoni ile
caz buluşmuş demektir.
Klasik Müzikle Cazın hikayesini yazmaya -Leonard Bernsteinin Gene
Krupaya cevabı başta olmak üzere- devam edeceğim. Ama bu yazımı
bitirmeden önce, şunu belirtmekte yarar görüyorum. Gene Krupanın
bahsettiği ve 1947 sonunda bitireceğini söylediği deneysel
kompozisyonundan pek kimsenin haberi yok. Anlaşılan bu deney
başarısızlıkla sonuçlanmış. Peki Krupanın Geleceğin Amerikasının
Müziği ile ilgili fikirleri? Bence, aradan geçen uzun zaman klasik
müzikle cazı zoraki buluşturan yapıtların değil, tam tersine tüm
saflığı, içtenliği ve de cesareti ile sulandırılmamış cazın,
Amerikanın ulusal müziği olduğuna şahit olacaktır. Üstelik, kendi
içinden türevler çıkaran bu müzik, Amerikanın sınırlarını aşacak ve
Avrupa müziğinden klasik müziğe, dünya müziğine kadar her tür müziği
etkileyecektir. Ve belki bundan da önemlisi, dönüp de geriye
bakıldığında, sadece bir müzik türü olmaktan öte bir düşünce, bir
yaşam tarzını da temsil ettiği için gerek kendi ülkesinin ağır
ırkçılık dönemlerinde gerekse Avrupanın en karanlık savaş
yıllarında baskı ve esaret altındaki insanlara özgürlük hissini
veren, umut dağıtan sosyal bir olgu olarak değerlendirilecektir. Bu
gözle incelendiğinde ise caz, yirminci yüzyıl müzik tarihinin belki
de en ilginç gelişmelerinden biri olarak kabul edilecektir.
|
|